güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2010 Cumartesi

Rixos, İstanbul,U2... tatilin özeti...

Gecikmiş de olsa yaz tatiline ilişkin birşeyler yazmak istedim... Zaman geçince esprisi olmuyor ama...

Bir önceki tatil yazısında Antalya'ya gelmiştik... Aile ile geçen bir günün ardından, ertesi sabah bir hafta kalacağımız Tekirova Rixos'a hareket ettik... Bir saat süren yolculuktan sonra, otelimizdeydik...

Herşey dahil anlayışına pek itibar etmesem de, Rixos bu düşüncemi yumuşatmadı desem, doğru olmaz...

Otelde yerli turist neredeyse hiç yoktu... Ruslarsa her yerde... Alt yapı olarak oldukça donanımlı bir yer Rixos... Havuzuna Ada ile bayıldık... Neredeyse tüm gün içindeydik... Sibel ise bir iki kez sahili denedi ama kumsal ve deniz kum olmadığından pek memnun kalmadı...


Akşamları ise çouklar ve yetişkinler için ayrı ayrı eğlenceler vardı... Ama otel animatörlerinin sıkıcı gösterilerinden sanmayın... Luna park ise akşamları için ayrı bir can kurtaran oldu... Resim atelyesi ve mini club ise çocuklar için ideal...hoş Ada kendini çocuk grubuna sokmadığından mini club'a ısrarlarımıza rağmen katılmadı...

Yemeklerse oldukça lezzetliydi...

Sonuçta, dinlendik... Çocuklu aileler için tavsiye ediyorum...

Otelden sonra bir hafta da aile ile Antalya'da kaldık...

Ankara'ya dönüp Sibel'i işe bıraktıktan sonra, Ada ile İstanbul'a geçtik... Ada ile otobüs yolculuğuna bayılıyorum... O film izledi, ben müzik dinledim... Bolu'da yemek yedik... Sonra İstanbul, ablamlar...

Şansımıza hava Eylül başıyla birlikte soğudu... Sibel haftasonu geldi...

Bir yıl öncesinden Murat'ın biletlerini aldığı U2 konseri için hazırdık... Pazartesi günü öğlen Sibel ile attık kendimizi yollara... Kadıköy'den vapurla Beşiktaş'a, oradan Ortaköy'e gittik... Gezinip biraz, Beyoğlu'na yola koyulduk... Konser için taksi dolmuşlardan birine bindik... İki buçuk saatte stadyuma varabildik... Yol korkunçtu, arkamızdan Ankara'dan eğlenceli bir grup olmasına rağmen... Stadyuma vardığımızda alt grup son bir iki şarkısını söylüyordu... Murat'larla buluşup, bira alana kadar, grup sahneden inmişti... Umurumda mı... hayır.... Beklemeye başladık... Sonunda grup üyelerinin sahneye gelişlerinin dev ekranlarda görünmesiyle, heyecanımız arttı... Bir yıllık bir süreç ne de çabuk geçmişti...

U2'ya bayılmam... grubun seksenler ve doksanların başındaki albümlerini severim... Grubu o yıllarda izleyebilseydim, hislerim çok daha farklı olurdu diye düşünüyorum...

Konser başarılıydı... Beklenen parçalarını seslendiren grup, performansı ve sahne şovlarıyla bizden olumlu puan aldı...

Yine de daha az politik bir gösteri olsaydı, daha iyi olurdu gibi geliyor... Livaneli'nin sahne almasına ise hiç girmeyeceğim...kötü ve manasızdı...

Sonuçta gördüğüm en iyi konser değidi ama, U2'yu izlediğim için memnunum...

Konser dönüşü ise ayrı bir olaydı...

Ertesi gün ise İstanbul'daki en keyifli gündü diyebilirim... Sibel'in Sultan Ahmet'te çekimi olduğundan, hepbaraber gün boyu meydandaydık... Sibel önden gitti, ben, Ada ve ablam ile sonradan... Hava da iyi olunca, eğlenceli bir gün geçirdik...

Snrasında tekkeye geri dönüş...

17 Ağustos 2010 Salı

Tatil...

Bu yıl yaz tatilini ağustos ayının ortasına bıraktığımız için bir yandan gerginlik, diğer yandan heyecan.... karmaşık duygular içindeyiz...

Ada günler öncesinden hepimiz için bavulları hazırlamaya başladı.... Küçük çaplı bir taşınma sanki... Herbişey valizlerde... Yanıma her zaman bir kaç parça kıyafet aldığımdan, benim işim kolay.... Ana kız işin içinden çıkmakta zorlanıyor... Ya da zorlanmıyor, zira herşeylerini yanlarına almak istiyorlar…

Akşam geç olmadan yatıyorum. Sabah erken yola çıkacağız... Ne de olsa onlar arka koltukta uyuyacaklarından, ben bari biraz dinleneyim...


Sabah gözümü açtığımda Sibel, Ada'nın kafasına göre hazırladıklarını düzenliyordu... İş bittiğinde, kapının önü görülmeğe değerdi...

İki büyük valiz, kızın çek çeki, deniz çantası, kızın dvd playeri ve otuz kadar filmin olduğu çanta, oyuncak çantası, ayakkabı çantası, yiyecek çantası, iki laptop ve yastık ile pike...

Çantaları arabaya yerleştirmek için bir kaç sefer yapıyorum... Bu arada kız uyanıyor... Gitmek için hazırız...

Benzin aldıktan sonra, Antalya'ya doğru yola çıkıyoruz...

Sibel ve Ada her zaman olduğu gibi kısa zaman sonra uykuya dalıyor... Uzun yol sürücüsü için yanında muavin görevi yapan, müzikleri değiştiren, ağzının boş kalmamasını sağlayan ya da sohbet eden birinin olmaması gerçekten hoş değil... Neyse ki, Afyon'a kadar olan yolu seviyorum...

Afyon'da konakladığımız tek adrese, İkbal'e gidiyoruz... Sucuk ve kaymaklı ekmek kadayıfı yedikten sonra, birşeyler bulabiliriz umuduyla mağazalara dalıyoruz... Sibel bir şort beğeniyor... Fiyatını öğrenince, morali bozuluyor... Mağazalardan hızla uzaklaşıyoruz...

Çok sıcak... İkbal'de insanlar serinlesin diye ince plastik borulardan su püskürtüyorlar... Bir aile, kedilerini havaya kaldırmış, su damlacıklarıyla kediyi serinletmeye çalışıyor... Bizim kedimiz yok ama Ada var... Ben de kızımı kaldırıp, su ile serinlemesini sağlıyorum... Bir daha... Bir daha... İş uzayınca küsüyoruz birbirimize...

Yolun ikinci kısmına başlıyoruz... Sıkıcı olanına...

Bu defa yolda bize Tarkan, Sertab ve Işın eşlik ediyor... Şarkılara bazen yüksek sesle ve abartılı bir tonla katılıyorum... Arkadakiler değil ama ben eğleniyorum...

Ve radarlar... Dört, beş tane görüyoruz... Radarı fark eder etmez, insanın hemen hız kesmesi ve polis aracının önünden geçerken suratına salak bir sırıtma kondurması tuhaf… Ben kötü birşey yapmadım der gibi...

Geneşde klimayı açmam… ama sıcak dayanılacak gibi değil… İki seviyesinde açıyorum… sonunu bile bile…

Ve Antalya’dayız… Lara’ya. ablamlara giderken her seferinde önce bir kaybolurum…bu kez de farklı olmadı…

Neyse kısa sürede doğru yolu bulup, eve varıyoruz… Asansörden çıkınca…süprizzzzzzzzzz… babamlar da orada… Bir hafta sonra d,ğer ablam da geşecek…yine bir aile birleşmesi yapacağız… Yaş ileriedikçe böyle şeylerin kıymeti daha bir başka oluyor…

Necoların evinin en keyifli yanları, bir, falezlerin üstünde, onuncu kattan seyretmekten bıkmayacağınız deniz manzarası, iki, dur durak bilmeden yemek… Evde en çok duyulan cümle de doğal olarak, şimdi ne yiyoruz… Bu durumda, tatilde zayıflarım hayalleri olanların ümitleri suya düşüyor ister istemez…

Biraz sohbetin ardından, kestireyim diyorum… Her yer klima… Dalıyorum uykuya… Donarak uyanıyorum… Arabada başlayan klima çarpması denen şey, evde artarak sürüyor ve hastalanıyorum… Boğaz şişmesi, mide bozulması (bu belki de yemektendir) ve kırgınlık… Tatilimizin ilk gününde olacak iş mi…

Esas tatilimizi yapmak üzere aile saadetine bir hafta ara vereceğiz… Yarın öğlen yeniden yola koyulup, Tekirova’ya geçeceğiz… Geçen yıl butik otel formatının fos çıkmasından sonra, bu kez birinci sınıf bir tatil köyü seçeneği bakalım nasıl olacak… Merakla bekliyorum...

19 Şubat 2010 Cuma

Shappi...

İngiliz komedisine olan hayranlığımdan yazılarımdan birinde bahsetmiştim.. Yurt dışı görevlerinden birinde, otelde geç vakit tv kanallarında gezinirken bir stand up komedi şovuna rastladım...

Kadın stand up'çılara pek alışık olmadığımızdan, İran asıllı İngiliz komedyen Shaparak (Shappi) Khorsandi hem bu özelliğiyle, hem de politik içerikli esprili gösterisiyle, (İranlı olmasını unutmuyoruz) ilgimi çekti... Hoş, dış politikayla ilgili biri olarak bloguma siyaset sokmamaya özen göstersem de, bu performansı paylaşmak istedim...

Siyasetin ve kültür farklılılarının mizahda nasıl akıllıca kullanılabileceğine dair ilginç bir gösteri...

Bu arada, İngiliz komedi anlayışını ve politik mizahı seviyorsanız, geçen yılın en iyi filmlerinden olan ''In the Loop''u sizlere tekrar hatırlatmak isterim...

İyi seyirler...



8 Ocak 2010 Cuma

ABBA şarkıları ve biz...

ABBA... Çocukluğumun vazgeçilmez grubu... Eurovision'da ilk kez "Waterloo"yu izlediğimde sevmiştim onları... Sonrasi ise tarih zaten...

Hepimizin, sözleri yanlış da olsa, duyduğunda birlikte söylediği şarkılara sahip ender ve şanslı gruplardan... Grup ve şarkıları için "Timeless" dersek, yanlış olmaz sanırım... Herkesin en az bir şarkısında anısı yok mudur...

Çocukluk ve gençlikte birlikte büyüdüğümüz ABBA şarkılarını şimdilerde Ada dinliyor... Ailecek Mamma Mia'yı kaçıncı kez izledik bilmiyorum... İzlemekle kalsak iyi, hepbir ağızdan parçalara eşlik ediyor, zaman zaman da sahneleri evde denemeye kalkıyoruz...


Ada dili döndüğünce şarkıları söylemeye çalışıyor ve parçalara yeni yorumlar getiriyor... Sözler tam uymasa da, melodiyi asla kaçırmıyor... Sanırım zamanı gelince konservatuara gidecek...

Hepimizin filmden favori parça ve sahneleri var tabii... Ada, daha çok " Dancing queen", "Lay all your love on me" ve "Mamma Mia"yı seviyor, bense "Does your mother know" şarkısına ve sahnesine bayılıyorum... Ama ikimizin de favorisi, filmin sonunda tüm castın birlikte söylediği "Waterloo"... Şarkı başlayınca Ada ile fırlıyoruz ayağa ve Ada'nın yönetiminde baba-kız çılgınca dans ediyoruz... O reklam gibi olacak ama "paha biçilmez"... Bu arada Sibel ne yapıyor diyebilirsiniz, bizi hayranlıkla ve gıpta ile izlemesi dışında... Yok yok... O da katılıyor aile dansına... Birlikte dağıtıyoruz...

Ama ABBA rutini bunla da bitmiyor... Akşam evde film izlendikten sonra, sabah okula giderken de arabada cd'si dinleniyor... O zaman dışarıdan bakmak istiyorum arabadaki halimize... Komik olmalı...

Kendinizi bu kadar iyi hissettiren kaç film seyrettiniz ya da kaç şarkı dinlediniz sorarım...





ABBA şarkıları denince, aklıma gelen "Muriel's Wedding" ve "Priscilla, Queen of Desert" filmlerini de öneririm... İkisi de sıcak ve iyi filmler... ABBA'nın Avusturalya'daki etkisini gösteren ve yüzünüzde gülümseme bırakan nadir filmlerden...



27 Aralık 2009 Pazar

Troya...

Tam bir hayalkırıklığı... Özellikle "Anadolu Ateşi"ni izleyenler için... Mukayese kabul edilemez...

Gösteri olabildiğince görkemli başlasa da, seyirci hep o coşkuya geleceği müziği ve dansı bekliyor... Ama iki saat boyunca kesik kesik kurgulardan oluşan, tam olarak oturmamış bir gösteri ile yetinmek zorunda kalıyor...

Bir defa hikaye tam olarak anlatılmıyor... Olayı bir bütün olarak göremiyor seyirci... Hikayeye ilişkin bilgisi olmayanlar için, işin içinden çıkması zor... Achilleus hakkında neredeyse hiç bilgi verilmiyor...

Sahneler arasındaki bağlantılar zayıf... Troya'nın asıl hikayesinden uzaklaşılmış... Hikayenin ana temaları ya es geçilmiş ya da üstün körü ele alınmış...

Final ise hiç olmamış... Tahta atın sahneye gelmesi, savaşın başlaması ve Achielleus'un ölmesiyle gösteri alelacele son buluyor... Finale anlam veremiyorsunuz... Böyle iddialı bir projenin sonunun bir anda gelmesine şaşırıyorsunuz...

Hiç mi iyi bir şey yok... Hakkını da yememek lazım... Gösteri gerçekten büyük ölçekli... Dekor, kostüm, danscılar yine çok iyi... Kareografi ise bazı sahnelerde yine hayranlık uyandırıyor...

Zaman içinde gösterinin daha iyi olacağına inanıyorum... Hikayenin bütünlüğü ve müzik üzerinde biraz daha çalışılması lazım...

Türkiye'nin tanıtımına katkıda bulunacak "Troya" gibi projelerin devamı dileğiyle...

10 Aralık 2009 Perşembe

Dip not

Yetenek yarışmalarına katılan yeteneksizlerin özgüvenlerine şaşmamak mümkün değil... insan kendini bu kadar mı tanımaz ya da kandırabilir...veya gaza getirir...

Seyrederken bazen ben utanıyorum da, kendine o çok güvenen katılımcılar da tık yok... Sonunda beğenilmeyip, elendiklerinde ise ya çirkefleşiyorlar ya da ağlıyorlar... ne iştir anlamıyorum...


Yine de bir yandan hayran olmamak mümkün değil... İnsanlar o beceriksizlikle, en büyüğe oynuyorlar... Cahil cesareti olsa gerek...

1 Aralık 2009 Salı

öylesine...

Bazı anlar vardır hayatta...
Bir ses, koku, mekan ya da şarkı...geçmişinizden birilerini hatırlatabilecek herhangi birşeyin size çarptığı o kısa zaman aralıkları...
Hemen aramak istersiniz...mesaj çekmek...ya da görmek onu...
Sarılırsınız telefona...sesini duymak için cesaretiniz yoktur, mesaj yazarsınız... daha güvenli gelir insana...

O anın büyüsüyle, heyecan ve keyifle yollarsınız mesajı...
Gönder tuşuna bastığınız anda ise, herşey bitmiştir... aslında "umulan neyse", çoktan geride kaldığını bir kez daha anlarsınız...

Gönder'e basmanızla birlikte, o an kaybolmuş, gitmiştir...
Rüzgar durmuş, koku uçmuş ya da şarkının o bölümü bitmiştir çoktan...
Yaptığınızın anlamsızlığı ile başbaşa kalırsınız...telefonun öbür ucundan yanıt gelmemesini dilerken...

Bayramda küskünler barışsın, eski dostlar aransın... my ass...

26 Kasım 2009 Perşembe

Space 1999...

"Lost" u beklerken, "Flashforward"u keşfettim... Aslında "kader" ile ilgili bir bilim-kurgu hikayeden yola çıkılan dizi, çok parlak olmasa da, izlettiriyor kendini... Dizi olsalar da, art arda internetten izleyince, beklentiye dayalı formatın pek bir anlamı kalmıyor aslında...

Oysa çocukken tv dizilerinin anlamları çok farklıydı... Günleri dizilere göre anardık... Çarşamba "Charlie'nin Melekleri", Cumaları "Colombo" ya da "McMillan ve karısı", cumartesileri ise "Küçük Ev" veya "Vadideki Hayat" gibi...

"Kaygısızlar", "Görevimiz Tehlike", "Tatlı Sert", "Uzay Yolu", "Baretta" ve "Zengin ve Yoksul" sanırım aklımda en çok kalanlardan...

"Uzay 1999"un ise benim için ayrı bir yeri vardı... Aslında pek ''uzay adamı'' değilimdir ama küçükken o dünya daha başka geliyor insana...

Özellikle Catherine Schell'in oynadığı "Maya" karakteri... Her türlü canlının şeklini alabilme yeteneğine sahip bu uzaylı yaratığın çekiciliği inanılmazdı...
Sanırım Maya, küçük bir çocukken hayran olduğum belki de aşık, ilk kurgu karakterdi...

Sokakta "Uzay 1999"culuk oynarken (burada anlamsız bakan bir surat ifadesi gerekiyor), kız arkadaşım "Maya", ben de onun dizideki sevgilisi "Tony" olurdum... O asırlar öncesiymiş gibi gelen yılları (haklılık payı yok değil) düşününce, gülümsemeden edemiyor insan...

İşte size dizinin çok sevdiğim müziği eşliğindeki tanıtımı...

Bu arada, o yıllarda 1999'un çok uzak bir tarih olduğu kanısı varmış demek... Yazarların pek de ileri görüşlü olduğu söylenemez... Üzerinden on yıl geçmesine rağmen, dizidekine benzer bir hayatın yanına yaklaşılamadı bile...




22 Ekim 2009 Perşembe

Yasaklıyorum...

"Armageddon" ve "Poseidon" gibi kızlarının aşkları için hayatlarını feda eden babaların hikayelerinin yer aldığı filmleri kızımın seyretmesini yasaklıyor, kız babalarına da aynı yönde davranmaları için çağrıda bulunuyorum...













Bu tarz filmlerin kız çocuklarına kötü örnek oluşturacağı ve baba ile kızlarının arasını açacağı görüşündeyim... Yok öyle...

Kızımın hayatı için herşeyi yaparım, o ayrı... ama kızımın hayatının aşkı için ne kendimi uzayın derinliklerine bırakırım ne de azgın suların arasına... Mantıksız... Hem o delikanlı benden daha genç olduğundan, başarma şansının daha fazla olacağı göz önünde tutulursa...

Ayrıca insan hayatta bir kez aşık olur diye birşey yok, di mi... Ama insanın hayatta bir defa babası olur... (Heyt, iyi yerden vurdum galiba...)

Bu nedenle "Babam olmadan asla", Babam ve ben" ve "Dünyayı kurtaran babam" gibi filmlerin çekilmesini, ayrıca "Bir tek babam olsun, bana birşey olmaz" sloganlı reklamlar yapılsın istiyorum...

Baba ile kızları arasına girilmesin yeter...


15 Ekim 2009 Perşembe

Karizma...

Dünya liderlerini izlemek Dış politika muhabiri olarak işimizin bir parçası...

TDK sözlüğü "Karizma" kelimesini, "etkileyicilik" olarak açıklıyor...

Yakından izleme fırsatı ya da şansı bulabildiğim, sayısını benim de hatırlamadığım Dünya liderlerinden, politik görüşlerini bir yana bırakarak, konuşmaları, duruşları ya da jestleriyle karşısındakileri en fazla etkileyebilenlerden seçtiğim üç isim ... En karizmatikler...



8 Ekim 2009 Perşembe

Lütfen cep telefonlarını kapatınız...

Her kural olmasa da çoğu, hayatımızı kolaylaştırmak üzere kuruludur... Batı'daki gibi, körü körüne kuralcı olunmasını beklemiyorum günlük hayatta, ama bazıları var ki uymamak ancak cahillik ve sorumsuzlukla açıklanabilir...

İşim gereği sık uçak yolculuğu yaptığımdan ve uçarken bazen en kötüsü aklıma geldiğinden (gelmeyen var mıdır), ailede bulunan pilotlardan uçaklar ve olası aksiliklere ilişkin ayrıntılı bilgiye sahibim...

Konu, uçakta cep telefonu kullanımı... Her zaman daha bekleme odasındayken telefonumu kapar, bavulumu almadan açmam... Oysa insanlar bu konuda çok duyarsız... Yapılan uyarılara kulak asmayanlar azımsanmayacak kadar çok...

Geçenlerde İstanbul uçağında önümde oturan genç bir çocuk, birden cep telefonunu çıkardı ve camdan manzarayı çekmeye başladı... Bunu yaparken de hem uçaktakileri gözlüyor hem de montuyla kendini kamufle ediyor... Ne yaptığının farkında yani... Ama ben, pencere aralığından herşeyi rahatca görebiliyorum... Dilimin ucuna geliyor , susuyorum... Yanımda Ada ve Sibel olsa diyorum, çoktan müdehale ederdim ya... (Demek insan kendi güvenliğini çok önemsemiyor diye bir sonuç çıkarıyorum... aslında hiç de öğle değil...) Teknolojiyle de çok alakalı olmadığım için, sadece kayıt yapan bir cins olup olmadığından emin olamıyorum...

Derken uçak alçalmaya başlıyor... Çocuk çekmeye devam ediyor... Bu kez endişeleniyorum... İniş ve kalkışların tehlikeli olduğunu biliyorum... İleride yüzü bana dönük oturan hostese işaret etmek istiyorum... kendimi, elimle telefon işareti yapıp, anlaşılsın diye büyük jestlerle ama sessizce 'Telefon açık'' derken hayal ediyorum... gülünç olacağını düşünüp, vaz geçiyorum... Abartıyorum diyorum kendime... Sonuçta içim içimi yiyip, kendi kendime söylenirken, alana iniyoruz...

Arap ülkelerine yaptığım gezilerde çok rastladığım bu manzarayı ülkemde görmek tuhaf geliyor, ama şaşırtıcı değil... Tam da o sıra cocuk kalkıyor ve yanındakileri Arapça birkaç kelam ediyor... Gizem bir anda çözülüyor...

Suudi Arabistan'da daha beter bir deneyim yaşıyorum... Cidde'den Riyad'a gececeğiz... Uçakta herkesin elinde telefon, kimse susmuyor... Sağa sola bakıyorum, ateş basıyor... Neyse anonslar yapılıyor ve telefonlar kapanıyor... havalanıyoruz... Bu kez iniş sırasında, daha tekerlekler yeni değmiş alana, zır zır telefonlar çalıyor... Dehşet içinde kalıyorum... Uçakta telefon kullanımına ilişkin bilmediğim birşeyler olduğunu düşünüyorum... herkes bu kadar rahat olduğuna göre...

Bu gibi durumlarda telefon kullanan insanlara ne yapılması gerektiğine ilişkin küçük bir dersle devam edelim...

Bu kez nereye uçtuğumuzu hatırlamıyorum... Kalabalık bir gazeteci grubuyuz. Uçak iner inmez telefonuna sarılan bir adamı, o zamanlar Milliyet'de çalışan Barçın, telefonunu açmaması gerektiği yönünde uyarıyor. Adam Türkçe bilmediğine yönelik birşeyler söyleyince, bu kez aynı cümleyi İngilizce sarfediyor. Ardından da ekliyor, Fransızca da biliyorum...

Bu konuya bu kadar özen gösteren ben, geçtiğimiz aylarda Pakistan'dayken ilginç bir deneyim yaşıyorum...

Bakanın özel uçağı ile İslamabad'dan Lahor'a gidiyoruz... sabahın körü, telefonumu açık bırakmışım... Havalandıktan sonra aklıma geliyor ve hemen çaktırmadan kapıyorum... Ancak tesadüf bu ya, uçak inişte arıza yapıyor ve bize Türkiye'den başka bir uçak gönderiliyor... Sessiz kalıyorum... Uçağın başına gelenlerde az da olsa bir sorumluluğum var mı diye düşünmeden edemiyorum... Yok canım, o kadar da değil diyorum...

20 Eylül 2009 Pazar

bayram...

Sibel ile Ada gittiler... Bu bayram yalnızım...

Yağmur var Ankara'da. Caddeden her araba geçişinde, tekerleklerin ıslak asfaltta çıkardıkları sesi duyuyorum... Camdan karanlık, puslu ve kaygan manzaraya bakıyorum... Zaman geçmiyor... Evi birkaç kez turluyorum... Uzun yıllar yanlız yaşamış ve yalnızlığı seven birinin, şimdi neden aynı keyfi alamadığına kafa yoruyorum... Pes ediyorum...

Işıklar sönük... Laptopda bir radyo açıp, koltuğa uzanıyorum. 80'lerin rock parçaları çalıyor... Cars, Foreigner, Boston, Journey.... Her bir şarkıda o yıllara gidiyorum...

Bayramın ilk saatleri... Birşey hissetmiyorum ya da farklı... Bayramla ilgili bloglarda yazılanlara göz atıyorum... Herkesin iyi kötü anılarını okuyorum... eski-yeni bayram çatışmaları, aile ziyaretleriyle, tatil anlayışı karmaşası ya da bayrama yüklenen anlamlarla ilgili hikayeleri...

Bir anı da ben bulmaya çalışıyorum... Net birşey çıkaramıyorum, bölük pörçük birşeyler canlanıyor kafamda...

Bir olaydan çok, hatırladığım şey sesler oluyor... Bayram sabahları beni mutlulukla uyandıran mutfaktan gelen çay kaşığının bardağına her değişte çıktardığı şıkırtılar... bir de gülüşmeler...

Bir gece önce bayram nedeniyle toplanan ailenin sabah mutfakta kaynatma sesleri... Büyük sayılamayacak bir mutfağa o kadar kişinin sığıp, birlikte kahvaltı etmesinin verdiği keyif ve eğlence...

Gülümseyerek ve heyecanla yataktan fırlar, mutfağa koşar, kendime bir yer açardım... Sevdiklerinle birlikte masayı paylaşmak, her kafadan çıkan sese kulak vermek, birkaç günlüğüne de olsa yeniden büyük bir aile olduğunu hissetmek... paha biçilemeyecek duygulardı...

Bunlar o zamandı, şimdi ise... aramızdan bazıları yok artık... bayramlarda büyük aile toplantıları da olmuyor... herkes büyüdü, zaman değişti, anlayışlar da...

Bayram sabahları o heyecanla uyanmıyorum artık...

18 Eylül 2009 Cuma

RunPee diye bir site…

Sinemada film izlerken çişiniz gelirse, filmin hangi sahnesini feda edebileceğinizi ve ne kaçırdığınızı öğrenebileceğiniz bir site RunPee

Akıllıca di mi… Yurt dışında film arası geleneği olmadığından, oralarda daha fazla işe yarayacağı kesin…

Sitenin kuruluş hikayesi de oldukça ilginç… Dan Florio, 2005 yılında King Kong’u seyretmek için bilet aldığında, filmin üç buçuk saat olduğunu hesaba katmamış… Filmin sonunu zor eden arkadaş, sinema izleyicilerini benzer sıkıntılardan kurtarabilmek adına Runpee adını koyduğu sitesinde hizmet vermeye başlamış…

Zaman içinde öyle popüler olmuş ki site, şimdilerde facebook, twitter gibi kanallardan da sevis veriyormuş…

Siteye bir göz attım… son izlediklerimden Halloween ll’nin neresini gözden çıkarmışlar diye… 32. dakika Dr. Loomis’in basın toplantısı… iyi bir seçim… yine de birden fazla bildik film için kontrol etmek lazım ki, siteye güven artsın…

Bu arada, seyirciyi uyarmayı da ihmal etmiyor site… Dr. Loomis’in sıkıcı sahnesinin ancak 4 dakika sürdüğünü belirtiyor ve hadi bakalım diyor… koştur…

Ama yarıda bırakılacak film var, bırakılmayacak olan var… Bu nedenle sitedeki klasikler bölümünü de gezindim… Şöyle Godfather gibi uzun ve başyapıtlardan ne var diye… daha çok popüler macara filmlerini seçmiş site… Florio’nun kendi zevki olabilir… Anlayacağınız Florio’nun daha çok film izleyip, RunPee molalarını belirlemesi lazım…

Biz Türkler akıllı adamlarız… Film arası diye birşey uydurmuşuz…isteyen ne ihtiyacı varsa karşılıyor… Yine de benim gibi kesintisiz film izleme arzusunda olanların çoğunlukta olduğu kanısındayım…

Önlemini alacaksın yani… Ya çok yiyip içmeyeceksin film öncesi ya da Runpee…

15 Eylül 2009 Salı

İlk poster...

''Eyvah kızım büyüdü'' filmindeki Tony Danza gibi hissetmeye başladım kendimi... Kızının büyüdüğünü kabullenemeyen bir babanın, genç kızlığa giden yolda kızının gelişimine dehşet dolu gözlerle tanık olduğu o ibret verici film...

Barbie dergilerinden Hannah Montana serisine terfi eden Ada, son sayıdan çıkan Montana'nın posterini duvarına asmak isteyince, yeni bir sürece girildiğini anladık...

Artık televizyonda Disney'de yayımlanan Hannah Montana dizisi en çok sevdiklerimiz arasında yer alıyor... Onun gibi giyiniyor, konuşuyor hatta dizi de yapılan hareketleri günlük hayata uyguluyoruz... Montana'yı kıl eden iki kızın amaçlarına ulaştıktan sonra, işaret parmaklarını birleştirip, uuuuuuuuuuuuuu, tısssssssssss yapmaları gibi... Sinir bozucu......

Kıyafet titizliği, saç maç, makyaj derken, bu yaşta içine bir moda ikonası girmiş bir kızın babası olmak ilginç deneyimler yaşatıyor insana...

2000 yılından sonra doğan Indigo bebeklerin ne anlama geldiğini daha iyi anlıyorsunuz, onlar büyüdükçe... İletişim kanalları sayesinde pek çok konuda (kadın-erkek ilişkisi dahil) fikir sahibi oldukları gibi, bilgisayarı ürkütücü bir ustalıkla kullanmaları ya da tüm elektronik cihazları diyelim, insanı hayrete düşürüyor... Daha 5.5 yaşında diyorsunuz...

Sonra kendinizin o yaşlarda neler yaptığını hatırlamaya çalışıyorsunuz...

.....Uzun bir boşluk....

Doğrusu 5 yaş civarından hatırlayabildiklerim........ sünnetim... bir de misket oynamak var....sayılır mı...

10 Eylül 2009 Perşembe

Araştırmalar bizi söyler...

Çiftler üzerine yapılan iki farklı araştırma, Sibel ile benim aslında ne kadar doğru seçimler yaptığımızı gösteriyor... bazıları istemsiz olsa da...

Efendim... Almanya'nın Max Planck Kurumu tarafından yapılan bir araştırmaya göre, genç kadınla evlenen erkeğin ömrü uzuyor. TRINK!!! Başlar üstünde bir ampul yanıyor ya da AHA !!!

Araştırmada, bir erkeğin erken ölme ihtimali, eşinin kendinden 15 ya da 17 yaş küçük olması halinde beşte bir, kendinden 7 ya da 9 yaş küçük olması halinde de yüzde 11 oranında azalıyor. Yani ikinci kategoriye giren ben seçilmiş şanslılardan oluyorum... Bekarlara dikkat, üniversite aşklarıyla evlenenlere de geçmiş olsun diyorum... Burada sahte bir göz kırpma efekti var...

Araştırmaya göre, yaşlı kadınla evlenen erkeğin ise pek şansı yok... bu tiplerin erken ölme ihtimali bulunuyor. (Sıkıntıdan olabilir mi acaba...)

Ama siz şu işe bakınız ki, aynı durum kadınlar için geçerli değil. Yani, kadınların yaşlı ya da genç bir erkekle evlenmesinin benzer etkileri bulunmuyor... Kocaları kendilerinden 7 ve 9 yaş büyük ya da küçük olan kadınların erken ölme ihtimallerinin yüzde 20 olarak tahmin edildiği araştırmada, yaş farkı büyüdükçe bu ihtimal de artıyor... Anlayacağınız, biz kadınlardan büyük olursak ömrümüze ömür katılıyor, tersi olursa kadınların ömründen ömür gidiyor... Burayı Sibel'e okutturmamak lazım...

Bilim adamları, erkekler için yapılan tahminler için, zaten sağlıklı ve başarılı erkekler genç kadınları cezbedebildiğinden sonucun doğal olduğu ya da genç kadının erkeğe daha iyi baktığı sonuçlarını çıkarıyorlar. Doğruluk payı yok değil hani...


Bir başka araştırma ise İngiltere Surrey Üniversitesinden... Araştırmaya göre uzun ve mutlu evliliğin sırrı yatakları ayırmaktan geçiyor...

Yok, biz Sibel ile yatakları ayırma aşamasına gelmedik henüz... Başarısız ilişkinin sinyali olan yatak ayırmanın, aslında ilişkileri sağlamlaştırdığını öğrenmek ilginç doğrusu... Bir süre ayrı takılalım süreci demek ki bu yüzden işe yarıyor...

Bizim durumumuzda iş biraz farklı. Ada faktörü nedeniyle yatağımızda bir süredir iki kişilik farklı kombinasyonlarda yatabiliyoruz... Genelde de rahat yatakta yatma şansına ulaşan ben oluyorum... Puzzle halinde uyumayı beceremediğimiz zamanlar, genelde Sibel'i salona el sallayarak uğurluyoruz...

Meğer kızımız bilmeden, ilişkimizin sağlıklı olması için çabalıyormuş da, biz anlamıyormuşuz... Aslında şikayet etmiyorum kızımla yatmaktan... Bilakis (yine o sevdiğim kelime) büyük keyif alıyorum... Biliyorum ki bir kaç yıl sonra istesem de yanımıza yaklaşmayacak...

Uzmanlar yatak ayırmayı sadece ilişki için değil sağlık için de öneriyor... Az uykuyla geçen evliliklerde, kalp hastalıkları ve boşanma riskinin arttığı uyarısında bulunuyorlar...

İngiltere'de Viktorya döneminden önce, evli çiftlerin aynı yatağı paylaştığının pek görülmediği, eski Roma'da da evli çiftlerin aynı yatağa sadece cinsel ilişki için kullandığına işaret eden uzmanlar, daha sağlıklı bir ilişki ve kaliteli bir uyku için yataklarınızı ayırın diyerek, saçmalıyorlar... Ayak ayağa değmeden olur mu hiç...

Sonuçta yaş farkı olan bir evlilik yaparak ve zaman zaman ayrı yataklarda yatarak aslında ne kadar da doğru yapıyormuşuz da haberimiz yokmuş...

8 Eylül 2009 Salı

Bir uçuş öyküsü...

Sonunda en büyük korkularımdan biriyle yüzleştim. Kızımla birlikte uçak yolculuğu yaptım...

İnsanın hayatı boyunca kulak kabarttığı bazı hikayelerin, günün birinde karşısına çıkacağı, hatta yakasına yapışarak, en korkunç kabuslarından biri olacağı pek akla gelmiyor...

Efendim... Babamın reklamını yapmıyorum ama pilot olduğunu hatırlıyorsunuzdur... Çocukluğumda onun ağzından defalarca duyduğum bir hikayede, babamın yine pilot olan arkadaşı bir gün oğlunu da yanına alır... ama her ne olursa uçak düşer ve baba-oğul hayatını kaybeder... Babam bu olaydan öyle etkilenir ki, çocuklarıyla aynı uçağa binmeye sakınır...

Çocuk benliğime kazınan bu üzücü olay, yıllar sonra Ada ile uçak yolculuğu yapma fikrinin gündeme gelmesiyle, uyuduğu derinlerden kalktı ve yüzeye tırmanışa geçti...

Evdekilere birşey belli etmesem de, içimde bir şüphe, endişe, adını siz koyun sıkıntılı bir duygu yavaştan çöreklenmeye başladı... Kendimi telkin etsem de, umacı hikayeleri gibi yıllar sonra benliğimde hortlayan o olay, beni rahat bırakmadı...

Paranoya... Ne de çaresiziz ona karşı... Bir gün başına geleceği hiç akla gelmeyen, içini yiyip bitiren, tüm endişelerin birleştiği en pis ruh hali... Çocukluğunuzdan birşeylerin gelip bu yaşınızda sizi avlamasına insan nasıl da şaşırıyor...

Evdeki hazırlıklar, havaalanına gidiş, bilet kontrolden geçiş ve uçak saatini bekleyiş... İçimdeki huzursuzluk tüm bu süreçleri az çok gölgeliyor, kızımla işin tadını çıkarmak varken... Gidip, gelmeler yaşıyorum... saçmaladığımı bile bile... Çevremdeki herşey, herkes kötü birşeylerin habercisi oluveriyor bir anda, bana gizliden işaret veren... Kendimi ikinci sınıf bir gerilim filminde gibi hissediyorum...

Bir an önce uçağa binip, yanıldığımı görmek istiyorum...

Derken uçağa biniyoruz...

Haklı çıkıyorum... Uçak havalandıktan sonra Ada'nın heyecanı ve rahatlığını görünce, tüm endişeler yavaş yavaş geldikleri yere çekiliveriyor... orada kalmaları ümidiyle... Yersiz yere endişe duyduğumu ikna etmeye çalışıyorum kendime...

Kızımın binlerce doğal ama yanıtlaması zor sorusunu cevaplarken, beraber sandviçimizi yerken ya da tatil planları yaparken zaman uçup gidiyor, tıp ki bizler gibi...

Kabustan uyanmış ya da zor bir sınavdan çıkmış gibi hissediyorum... Kızımla bir ilki gerçekleştirmenin zevkini biraz geç olsa da farketmenin verdiği rahatlıkla, normale dönüyorum...


Dilime bir şarkı dolanıyor, I'm going slightly mad...

ps. siz siz olun çocuk deyip geçmeyin, yanında ne konuştuğunuza, anlattıklarınıza dikkat edin... bilmeden çocuğunuza zarar verebilirsiniz...



27 Ağustos 2009 Perşembe

Akhisar...

Tatil dönüşü... Ayvalık'tan çıktık, Bergama, Akhisar üzerinden Manisa yapacağız... Hava kararmak üzere... Sibel ile Ada arabanın arkasında etrafı izliyor... Bende ise ne zamandır hissetmediğim bir duygu... hüzün, özlem, heyecan, hepsi bir arada... eski bir dost ile buluşma öncesindeki gibi... Birazdan hayatımın en mutlu yıllarından ikisini geçirdiğim Akhisar'a varacağız... Hava daha kararmasın istiyorum...

Araba süreken dalıp gidiyorum bir ara... Yıllar ne de çabuk geçmiş... Oysa liseyi bitirişimizi, mezuniyet balosunu, üniversite sınavına girmemizi dün gibi hatırlıyorum... Bunca yıl sonra öyle ayrıntılar beliriyor ki, siz bile şaşırıyorsunuz... Arkadaşlarım, bir bir canlanıyor gözümde... Bazıları ile hala iletişim halindeyiz, ama çoğuyla mümkün mü... Aramak, görmek istiyorum dayanılmaz bir arzu ile onları... Ama kaçı kaldı ki burada yaşayan... Bildiğim, iki... Vakit de ilerliyor, canım sıkılıyor... Keşke daha erken bir saat olsaydı diyorum...

Nasıl da özlem duyuyorum o günlere bir anda... Ne çocuk ne de adamız... Tek sorumluluğumuz dersler... Derlerdi, bu günlerinizi ileride çok arayacaksınız, diye... O zamanlar bilemezdik ki... Bilemezdik ki, büyüyünce herşeyin, herkesin aynı kalmayacağını... Büyümeyi bir şey sandık hep... Hızlı geçsin zaman, birşeyler yapalım şu dünyada istedik... Geçen günlerin bir daha geri gelmeyeceğini fark edemedik... geleceğin aslında ne kadar da yakın olduğunu göremedik...

Nasıl da büyümüş Akhisar... Bizimkilere o yılları, anıları anlatıyorum... Gözlerim tanıdık birşeyler arıyor... Yeni olan hiçbirşeyi görmüyorum, oradan geçerken tüm yenilikler siliniyor... eskiler, bildik mekanlarla hasret gideriyorum... Okulum, lojmanımız, askeri gazino, tren istasyonu, Tahir Ün Caddesi... hepsi yerli yerinde... Hala tanıdık birşeylerin kalmış olması rahatlatıyor...

Bir anda okulun koca ekmek dilimli tostları, biyoloji öğretmeninin bazı harfleri bastırarak söylemesi, uzun park yürüyüşleri, ev toplantıları, mezuniyet gecesi sokakta dans edişimiz, Kuşadası gezimiz, Grease'i izlemek için yaptığımız İzmir yolculuğu, hatıra defterlerine yazılanlar ve tren istasyonundaki vedalaşmamız... hepsi bir bir canlanıyor...

Kalmak istiyorum... Biraz zaman geçirmek... Dokunmak buralara, hissedebilmek yıllar öncesinden kalan ne varsa... Belki birini de görürüm... Bunca yılı ayaküstü bir sohbete sığdırabilir miyiz ki...

Neredeyse Akhisar'dan çıkmak üzereyiz... Güneş teyze ile Yüksel amcaların tek katlı evleri yeni binaların arasına sıkışmış, duruyor... Zili çalıp, merhaba demek istiyorum...Onları bıraktığım gibi bulmak... Önlerinden geçiyorum... içim acıyor... Durmuyorum, duramıyorum...

Mezun olduktan sonra grup halinde bir ya da iki kez bir araya geldik, sonrasını bir süre mektuplar halletti... Ama bir süre... Sonra herkes bir yere dağıldı... üniversite, hayat derken, yabancılaştık istemeden... Ara ara o mektupları, deftere yazılanları okurum, gülümserim hepsine... hiç unutmadım ki o iki yılı ve içinde yer edenleri...

Ayrılırken oradan, yarın birilerini arayıp, görüşme planı yapıyorum kendi kendime... ama ne ertesi, ne de ondan sonraki gün gerçekleştiriyorum planımı...

Gerçek hayata geri dönüş... hissettiklerim, o anın büyüsüyle dünde kalıyor... belki başka bir zamana diyorum kendime... içimde tuhaf bir his...

Bir şarkıyla eskilere gidip, o anları en canlı haliyle yaşamak, şarkının sonunda da radyoyu kapatıp, güne devam etmek gibi birşey gibi geliyor yaşadığım... Belki de aslında orayı ve oradakileri aklımda kaldıkları gibi bırakmak istiyorum... Hep özlem duyacağım halleriyle...

Öyle değil aslında biliyorum... Kızıyorum kendime... Belki gelecek yaz tatiline...


11 Ağustos 2009 Salı

Eskilerde kalmak...

Basın toplantısı için bakanlığa gidiyorum... Sevimsiz bir giriş kapısı... Kontrolden geçiyorum, kimlik gösteriyorum... Bankın arkasındaki ses, A bloğa gitmemi söylüyor... Oysa ben toplantının B blokta yapılacağını biliyorum... Ses çıkarmıyorum... Bir kaç adım atıyorum ki, arkamdan bu kez bir güvenlik görevlisi, bana toplantının B blokta olacağı uyarısında bulunuyor, kibarca... İçimden "Siz yokken biz buradaydık" diyorum...

Nizamiye yapılmadan önceki zamanlar ne kadar da farklıydı... Kapıdaki arkadaşlar bizi tanır, aramızda küçük sohbetler bile geçerdi... Ne kimlik, ne tarama... Aslında elini kolunu sallaya sallaya bir bakanlığa girmek de pek görülmüş değil ama, ben işin insani tarafını özlüyorum...
...

Irak savaşı dönemi... Diplomasinin yükselişte olduğu günler... Sabah akşam bakanlıktayız... Binanın giriş katı basın ordusu tarafından işgal altında... Gelen giden konukların haddi hesabı yok... Haber üstüne haber... Yoruluyoruz ama bir o kadar da keyif alıyoruz... Diplomaside olmadığı kadar sıkı bir kadro var, acayip bir de rekabet... Muhabir olduğunuzu hissettiğiniz yıllar...

İş yoğunlaşıp, kalabalıklaşınca bizi bakanlıktan uzaklaştırmak için yapıyorlar bir klübe... ya da bazılarının dediği gibi Medya Plaza... Artık günlerimiz talaş kokusu içinde, kışın soğuk, yazın sıcak derme çatma bir yapının içinde geçiyor... Bahar ve yaz ayları favorim... Haber molalarında plastik sandalyeleri dışarı atıyor, bir güzel kaynatıyoruz... Kimi zaman sohbet, kimi zaman oyun (sayı bulmaca-sessiz sinema), kimi zamansa güneşleniyoruz... Müsteşar saatleri... ardından alışkanlık yapan Cuma rutinleri... Tüm gün bakanlıktayız...

Bütün gün dışarıda kalıp, aç kalmak olur mu... Kantin artık en yakınımız... Köme, Kukla, Ciğer 52, Happy Days kurtarıcılarımız... O zamanlar bakanlığın bahçesindeki küçük işletme ise işin bonusu... Çarşambaları balık yiyoruz...

Tüm bu görüntüler, toplantının yapılacağı binaya gidene kadar gözümde bir bir canlanıyor... O dönemden pek birşey kalmamış artık... Herşey, herkes yabancı...

Toplantı bitiyor... Sözcünün çevresi sarılıyor, başlıyor bir terane... Arkadan izliyorum... Yeni yeni suratlar... Tanıdıkları gözlerim arıyor, üç ya da dört... Topluca hareket etme, sosyalleşme devirleri çoktan geçmiş...


Aynı tatsız durum iş yerinde de yaşanıyor bu aralar... Önce Nihat'la Senem, sonrasında Duygu ile Başak... Şimdiyse Aslı ve Mehmet gitmeye hazırlanıyor...

Demirbaş misali kalıyoruz Gülsen'le geride... Her defasında yeniden başlamak zor geliyor artık... Alışmak, alıştırmak... Sen de git diyorlar... Birkaç gün kafam karışık dolaşıyorum... Sonunda, "Belki başka ve iyi şartlarda olsaydı" diyorum...

Kalıyoruz yerimizde... Eski yerimizde yenilerle...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Blogunuz az mı tıklanıyor...

Blog işine bulaşınca önce kendim için yazmaya başladım... Yazarken acayip keyif alıyorum... Bir çeşit rahatlama diyelim... Hayal gücümü, deneyimlerimi, benle ilgili ne varsa hepsini, biraz da esprili bir dille kayıt altına almak hoşuma gidiyor...

Ama bir süredir fark ettim ki, yazılarım başkaları tarafından da okunsa hiç fena olmayacak... Ev halkı, eş, dost... bir kısmı yazılarımı takip ediyor... zaman içinde beni tanımayanların da yazılarımı fark edip, ilgilenmelerini umuyorum... Aslında bunun için bazı yolların olduğu aşikar... Teknik açıdan bazı yardımcı sitelere üye olmaktan ya da popüler sitelere yorum yazarak farkına varılmaktan bahsetmiyorum... Onlar daha sonraki ve göreceli olarak zahmetli aşamalar...

Blog dünyasının en popüler kişisel sitelerine baktığınızda, ortak birşeyler keşfetmek pek de zor olmuyor... İlişkilerini ve günlük hayatlarının balladıra ballandıra yazan lolitalar, Sex and the City özentisi daha büyük hatunlar ve birbiriyle çapkınlıkta yarışan çeşit çeşit zamparalar... Yani soft ya da hard rengarenk sex günceleri... Bu minvalde birşeyler yazıyorsanız, keşfedilip, tıklanma sayınızı artırmanız an meselesi... Bazılarına ben de göz atıyorum, ama genelde gerçek isimlerini vermeden, klavyeyi durmaksızın tuşlayan bu blogcuların, yaşadıklarından çok, yaşamak istedikleri hakkında yazdıklarını düşünüyorum......

Peki bu tarz siteler neden ilgi çekiyor... İnsanlar diğerlerinin mahrem dünyalarına tanıklık etmeye neden bu kadar hevesli... Neden sex... Neden dünya yuvarlak... Neden Halis Toprak kendinden yüz yaş küçük biriyle evlendi ya da Neden Ali Kırca'nın sex videosunda Sezen Aksu şarkısı çalıyor...

Bu durumda, yazan da okuyan da sanal bir dünyada aynı anı ya da fantazi aracılığıyla bir bağ kuruyor...Ya röntgencilik ya da teşhircilik söz konusu işin gerçeği...

Peki, yatak odası fantazilerini bir sitede anlatmakla, günlük hayattan kareleri yazmak arasında bir fark var mı... Özelini paylaşmaksa, her ikisi de aynı kapıya çıkmıyor mu... O halde popülerlik yazardan çok, farklı içeriği seçip okuyanlarla mı ilgili aslında... Hadi bakalım... Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık ya da iki ucu poklu değnek...

Bundan sonraki yazımda kırmızı noktalı bir anımı anlatırsam şaşırmayın.........
Çok beklersiniz, In your dreams, ya da kalabalıkda bile arkadaşlarınıza sessizce yapabildiğiniz, tuhaf bir surat ifadesiyle, parmak maharati gerektiren o ayıp ama komik el hareketi...

Hot bir anekdot yerine size ilginç, bazılarınıza ise iğrenç gelebilecek bir haberle yazıyı noktalıyalım istiyorum... Brezilya'da su tasarrufu için yeni bir kampanya başlatılmış... Sloganı, ''Çişinizi duşta yapın, Atlantik yağmur ormanlarını koruyun''... Böylece sifonu günde bir kez bile az kullanarak, yılda hatırı sayılır oranda tasarruf yapılması amaçlanıyor... Ne yaratıcı fikir di mi... Demek ki biz de yıllarca ormanlarımızın ayakta kalmasına bilmeden yardımcı olmuşuz... İğreeeenç.... Şaka, şaka..... Önce hijyen...


8 Ağustos 2009 Cumartesi

Komedi...

Mizahı sevmem... Seyretmekten de, okumaktan da pek hazetmem... Ama blogumda bunun tersini sergileyen bir izlenim veriyorum, biliyorum... Sanırım bu blog işi, bana çoktan unuttuğum bir yönümü tekrar hatırlamamda yardımcı oluyor...

Gençlik yıllarımda, arkadaş grubumu etrafıma alıp, kırıp geçirdiğim günler çoktan geride kalsa da, demek ki hala içimde kıpırdayan birşeyler mevcut... It's alive !!!

Gençlikte o yılların verdiği doğal bir muzurlığın yanı sıra, mizahı tiyatro, diziler ve sinema sayesinde keşfediyorum... Komediyi önceleri özel tiyatrolardan takip ediyorum... Devekuşu Kabare, Nisa Serezli-Tolga Aşkıner ya da Gönül Ülkü-Gazenfer Özcan tiyatroları turneye çıktıklarında kaçırmıyorum... Sonra televizyonlardaki diziler... Kaynanalar, Laf Ebesi, Olacak o kadar, Kuruntu Ailesi ve yakın tarihten Bir Demet Tiyatro....aklıma yer ediyorlar... Komediyi en az tercih ettiğim yer ise Türk sineması... Tiyatroda harikalar yaratsalar da Metin Akpınar-Zeki Alasya beyaz perdede iki seksen yatıyor... Kemal Sunal filmlerini ise hiç bir zaman sevmiyorum... Başrol oynadığı filmlerinden çok, o meşhur kadroyla yaptığı aile filmlerini seviyorum. Yeni yetmelerin gişe rekortmeni filmlerini ve karakterlerini ise hiç...

Şimdilerse ise ekranlarda yeni bir furya esiyor. Hemen hemen her büyük kanalda genç bir kadroyla hazırlanan skeç programları... ''Çok güzel hareketler bunlar, lobolobo loploplop'' sanırım en popüleri... Bu işte aslında geç kalındığını düşünüyorum... Türkiye gibi komedi açısından malzemesi ve takipçisi bol bir ülkede, çoktan mesafe kaydedilmeliydi...

Yazının başındaki mizahı sevmem ifadesini değiştiriyorum... ucuz ve sıradan mizahı sevmem... Durum komedileri, siyasi taşlamalar ya da mesaj kaygılı zorlama espiriler... bunlardan bahsediyorum... Neyse ki şimdilerde yavaş yavaş bu geleneklerden gençler sayesinde uzaklaşıyoruz... (Levent Kırca'ya ''Get a life'' demek istiyorum...It's over man)

Dediğim gibi, komedi, sinemada belki de en az izlediğim tür... Bu türde pek bir müşkülpesentim doğrusu... Sadece Türk değil dünya sinemasında da beğendiğim komedi filmleri sayılı... Mel Brooks'un Silent Movie'si ve Peter Sellers'ın Party'si ilk aklıma gelenler... Evdeki arşivime bakıyorum da, tek başına komedi filmi (romantik komedi değil) yok gibi birşey...

Bence bu işi en iyi İngilizler yapıyor. Espiri anlayışları tam bana göre... (Soğuk nevale yakıştırmalarına ne de uygun)

Son yılların parlayan ismi ''Simon Pegg''in filmlerinden daha önceki yazılarımdan birinde bahsetmiştim... Bir göz atın derim... Ama benim asıl sözünü etmek istediğim İngiliz dizileri... ''French and Saunders'', ''Absolutely Fabulous'', ''Keeping up the appearances'' aklıma gelen bir kaçı... BBC'de ya da internette yakalarsanız kaçırmayın, ben kaçırmıyorum... (Bir de, Talk Show'da Dame Edna'nın üzerine tanımıyorum, ama o Avusturalya'dan, my possums...)

Yazıyı, İngiliz komedisi deyince ilk akla gelen isimlerden, ''French and Saunders'', ''Absolutely Fabulous'' gibi dizilerin yaratıcılarından Jennifer Saunders'ın bir parodisi ile sonlandırmak istiyorum... İşte size onun yaratıcı yeteneği ve zekasından göz yaşartacak kadar güldürebilen bir örnek... Karşınızda, Aimless Morris Minor...

Konu Başlıkları