30 Temmuz 2009 Perşembe

Kitap okuyamama bahanelerine son...


NTV'NİN ÇİZGİ ROMANLARI VE KİTAP ÖZET SİTELERİ ÜZERİNE...

Tommiks, Teksas, Kızılmaske, Vampirella...Hepsini, hatta fazlasını okudum... Ama benim favorim ''Zembla'' idi... Rasmus, Yeye, Zıp-zıp... birlikte ne macaralara atılırlardı... Kitapları alır almaz bir solukta okur, yeni ya da devam bir macara için tekrardan dayanılmaz bir açlık hissederdim... O zamanlar çizgi roman okumak makbul değildi... Okuyacaksan resimsiz olanlardan okuyacaktın... Büyüklerimiz çizginin gücünü ya da kalıcılığını görememişlerdi anlaşılan... Tıpki çizgi romanların sadece çocuklar için olduğu yanılgısı içinde oldukları gibi...

Zaman geçti... Büyüdük... Çizgi roman rüştünü ıspatladı... Hayran kitlesini her geçen gün artıran akım, pek çok filme de ilham kaynağı oldu...

Çizgi dünyası bugünlerde yeni bir tartışma içine çekiliyor... NTV'nin ‘’çizgi roman dünya klasikleri’’ hakkındaki görüşler, bu formatın kolaycılığa kaçtını savunanlarla, böyle düşünenlere tutucu diyenler arasında gidip geliyor...

Gerçekten de dünya klasiği ya da değil bir roman, çizgiye dönüştürülürse değerinden birşey kaybeder mi...

Aynı şey olmayacağı kesin... İkisinden de ayrı keyif alacak okuyucular olacaktır elbette... Ama çizgi versiyonunun sadece kısa ve okunması kolay gerekçesiyle orijinalinin önüne geçeceğini sanmıyorum... Yani ne kitabın aslına yapılmış bir haksızlık ne de çizgisine karşı küçümseyen bir tavır var aslında... Zaten çizgisini okuyup da seven, ilgi derecesi doğrultusunda kitabın aslını da okumak isteyecektir... Çizgisini beğenmeyen ise hiç olmazsa kitap hakkında bilgi sahibi olacaktır... Her iki durumda da ortada bir win-win durumundan söz etmek mümkün... Hiç okumayanları işin içine katmıyorum bile...

Konuyla ilgili olumsuz görüşlere sahip bir köşe yazısı, çizgi roman okurlarını kolaya başvurmakla suçlarken, Woody Alen'in o bildik espirisiyle sonlanıyor ..."Hızlı okuma kursuna gittim. Savaş ve Barış'ı yirmi dakikada okudum. Kitap Rusya'da geçiyor"... Gülmüyorum... Komik değil... Adam hiç olmazsa kitabın adını, yazarını, en azından hikayenin geçtiği yeri biliyor... Hiç bir fikri olmamasından daha iyi değil mi...

NTV'nin ilk dünya klasiklerinden çizgiye dönüştürülen kitap ise, Shakespeare'nin Macbeth'i oldu... "Nedir bu eller ? ah ! gözlerimi oyuyor bu eller! Yüce Neptün'ün tüm okyanusu ellerimdeki bu kanı temizleyebilir mi ? Şu ellerim.. uçsuz bucaksız denizleri kızıla çevirir..." Spooky... Bence en iyi oyunu ve en karanlık...

DTCF'de İtalyan dilinde okuduğum yıllar.. Çoğu arkadaşım tiyatro bölümünde olduğu için, seçmeli derslerimi tiyatrodan alıyorum... Provaları kaçırmıyorum... Öyleki, Ergin_Orbey, oyunculardan biri gelmediği takdirde, sahneye beni çıkaracağını söylüyor... Kanım donuyor... Dünya tiyatrosu dersine Sevda Şener geliyor... Yıl sonu sınavında tek soru var. Macbeth... 90 ya da 95 alıyorum. Bunun ne demek olduğunu ancak Sevda hocayı tanıyanlar takdir edebilir...

Macbeth ile ilgili anımı da aktardıktan sonra, bu kez özet okumakla yetinilebilinir mi sorusuna yanıt arıyoruz... Aslında temelde çizgi roman için söylediklerim bunun için de geçerli... Fikir sahibi olmak için ideal... Seversen kitabın tamamını okusun, yok sevmezsen hiç olmazsa fikrin olur...

Geçenlerde ilk ve orta okul grubumdan bir arkadaşım, kitapları özetleyen bir sitenin adresini gönderdi... http://www.altınıçizdiklerim.com/

Sitenin sloganı, ‘’kitap okumaya zamanınız olmuyorsa, belki kısa özetleri okumaya zaman ayırabilirsiniz’’...

Özetler, site sahibinin okuduğu kitaplarda önemli ya da ilginç görüp altını çizdiği yerleri, el tarayıcısı ile kopyalamasıyla hazırlanıyor. Sadece alıntılardan oluşan özetler, hiçbir yorum içermiyor. Site sahibi, özetleri, ‘Kitabın %20’sini geçmeyen, geniş birer arka kapak yazısı gibi düşünebilirsiniz’’ şeklinde değerlendiriyor, ve şöyle devam ediyor...
‘’Amacım yazarların emeklerini bedavaya getirmek değil kuşkusuz. Tam tersine, çeşitli bahaneler veya gerçek nedenlerle kitap okuyamayan insanların, asıl kitabın %20’si büyüklüğünü geçmeyecek bu özetleri okuduktan sonra, ilgilerini çeken kitapları satın alacaklarını düşünüyor ve umuyorum.’’

Site sahibi, projeye katkı sağlayabilecek kitapseverleri de yardıma çağrıyor...

Bir yandan çizgi romanlar, diğer yandan özetler... Kitap okumamak için yaratılan tüm bahaneler ortadan kaldırılıyor gibi... Okumam diyenlere inat...



28 Temmuz 2009 Salı

Selam vermenin halleri... Metalci selamı ya da elem terefiş kem gözlere şiş...


Bizde Metalci selamı, dışarıda Horn sign...Yumruk yaptığınız elinizdeki işaret ve serçe parmaklarınızı kaldırarak ortaya çıkan hareket... Yumruk yaptığınız elinizdeki orta parmağı kaldırarak yapılanla karıştırılmasın lütfen...

Bazıları tarafından güçlükle yapılan bu el hareketi, aslında bir selamlama biçimi...Adı üzerinde Metalci Selamı... İş selam vermeye gelince, metalci adamdan da başka ne beklenebilir ki... Baletler gibi referans mı yapsın, Haka danscıları gibi gösteri mi...

Selamın kötüsü olmaz... Ancak kendisine verilen selamın anlamını bilmeyenler olabilir... Verilen selamı, bir hakaretmiş gibi algılamanın, üstüne selamı verenlerle bir şekilde uğraşmanın altında başka şeyler aramak gerekir... Cahillik, önyargı ya da fazla alınganlık göstermek burada doğru ifadeler olacaktır... İşgüzarlık da yakışmaz değil hani...

Korku... Bu da bir faktör tabii... İnsanın bilmediği şeyden korkması ya da tehdit olarak algılaması normal de, akıl, fikir diye de birşey var di mi...

Bu arada bir rock sever olarak, "Metalci" diye etiketlenmek hiç de hoş bir durum değil... Uzun saç, kirli ve paspal görüntü, siyah giysiler ve kafa sallamaya indirgenmiş bir küçümseme söz konusu zira... Karikatürize edilen her kimlik için olduğu gibi... Öyle tipler yok demiyorum ama genelleme yapmak haksızlık gibi geliyor... Ayrıca "Metalci" deyip geçenlerin neden bahsettikleri konusunda en ufak fikirleri olduğunu da sanmıyorum... Şimdi derinlere girmeyeceğim ama iş yine ilgisizlik ve bilgisizliğe dayanıyor... Bilmeyenler açsın, okusun...

Ayrıca, Rockçı farklı türler dinlemez gibi birşey de yok... O nedenle diğer türlerin bir Rockçıya karşı hem de işkence aracı olarak kullanılması gülünç, dahası o türlere yapılan saygısızlıktır... İşin içine siyaset karıştırılması ise, bilemiyorum...

Gelelim şu meşhur işaretin çıkış noktasına...

Boynuz işareti zaman içinde pek çok manada ve farklı alanlarda kullanılmış, hala da kullanılıyor... Bunlar arasında Beyzbol gibi bazı spor alanları olduğu gibi, Türkiye'deki gibi bazı siyasi akımlarda da belirleyici bir faktör olarak karşımıza çıkıyor... Aldatılan eşleri tiye almak için yapıldığı kültürler de yok değil...

Ancak, belki de en popüler olanı Rock dünyasında geçerli olanı, yani bizdeki değimi ile Metalci selamıdır... Aslında o, Rock'n'Roll'un simgesidir...

Herşey, gelmiş geçmiş en güçlü vokallerden olan Ronnie James Dio'nun bir gün Heavy Metal'in en köklü gruplarından Black Sabbath'a katılmasıyla başlar... Dio, sahnede seyirciyle bütünleşmek, bir bağ sağlamak için kendisine bir işaret arayışına girer... İmdadına İtalyan olan annanesi ve onun sık sık kullandığı "Malocchio" hareketi yetişir... (Bu aslında "Nazar değmesin" ya da bildiğiniz "Kem gözlerden ırak" ifadesinin İtalyancası oluyor...)

Dio hareketi konserlerinde kullanmaya başlar ve işaret bir şekilde tutar... Dio'nun öncüsü olduğu ve İngilizcede "Maloik" olarak anılan bu hareket, zamanla tüm rock dinleyicileri arasında kabul görür ve Rock'n'Roll'un simgesi halini alır...

Rock müziği dinleyen herhangi birisini fotoğraflamak istediğinizde size vereceği poz, bu selamla olacaktır... Tabi bir de dil dışarıda, ekşimiş bir surat ifadesi... Deneyin... Bu klasik görüntünün ardında başka anlamlar aramak ya da manalar yüklemekse abesle iştigal olur...

Bu arada, Metalci selamına baş parmak eklendiğinde, sağır alfabesinde seni seviyorum anlamına geldiğini biliyor muydunuz... Keşke bunu, işareti yapıp da başlarını derde sokanlar da bilseydi... Tek bir parmakla neler değişebilirdi o zaman...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Micheal, my Mann...


Micheal Mann, yeni filmi ''Public Enemies - Halk Düşmanları'' ile dört yıl aradan sonra yeniden gündemde...

Yok, bu Public Enemies'in afişi değil... Filmim başrol oyuncusu Johnny Depp'in rol aldığı gelecek yıl vizyona girecek ''Alice in Wonderland'' filminde canlandırdığı ''Mad Hatter'' karakteri... Böylesi uçuk bir projenin arkasındaki isminse, Depp'in kariyerindeki önemli şahsiyet Tim Burton'dan başkası olamayacağını kestirmek fazla zor olmasa gerek...

Bu kısa bilginin ardından filmimiz Halk Düşmanlarına geri dönüyoruz...

Miami Vice fiyaskosundan sonra yönetmenliğe bir süre ara veren Mann, kariyerindeki tek hatayı bu yeni filmiyle fazlasıyla telafi ediyor...

Mann filmleri denince çoğu için ‘’Heat’’ favori olsa da, benim için, ‘’Insider’’, ‘’Colleteral’’ ve ‘’Last of the Mohicans’’ önce gelir... Bu arada ‘’Man Hunter’’ filmini de unutmayalım... Film, Hannibal serisinin üçüncüsü olan ‘’Red Dragon’’un orijinal ve çok daha iyi bir versiyonudur, bilginize...

‘’Public Enemies - Halk Düşmanları’’ , ABD’de buhran yıllarında geçen bir ganster filmi...

1930’lar, Chicago.... John Dillinger ve çetesi, sistemin suçlusu olarak gösterilen bankaları soyarak edindikleri halk kahramanı etiketinin keyfini sürmektedir... Hapishanelerden kaçmak onlar için çoçuk oyuncağı, polisler ise dalga geçilecek düşmanlardır.... Tam da bu sırada FBI’ın kuruluşuna şahit oluruz... Dedektif Melvin Purvis, Dillinger'in başını çektiği bu azılı çeteyi yakalamak için görevlendirilir ... Film bundan sonra halk düşmanı ilan edilen Dillinger ile Purvis arasındaki kedi-fare oyununa dönüşür... Taki bildik sona ulaşıncaya kadar...
Johnny Depp, Dillinger rolünde yine etkileyici... Abartısız oyunu, yakın çekimlerle daha da güçleniyor... Sevgilisini oynayan ‘Kaldırım Serçesi’ Marion Cotillard da benzer bir performans sergiliyor...İkili arasındaki kimya olduğunca inandırıcı... Filmdeki aşk ögesi, bu sert adamların dünyasının bir başka yüzünü gözler önüne seriyor...

Ancak Purvis rolü için Chiristian Bale belki de doğru seçim olmamış... Son dönemdeki tüm büyük filmlerde boy gösterse de, Bale’e American Pysco’daki rolü yapışmış gibi gözüküyor... Bale’i izlediğim her sahnede, sanki masanın altından bir balta çıkaracak da, birinin kafasına indirecekmiş gibi geliyor...

Filmde Mann, karakterler hakkında seyirciye fazla bilgi vermiyor, biraz yüzeysel kalıyor... Ama belki de bu, hikaye gerçek hayattan alındığı için , yönetmenin onlar hakkında bilgimiz olduğunu varsaymasından kaynaklanıyor olabilir... Filmde Dillinger'in kız arkadaşı Billie'ye kendini tanımladığı, ''Beyzbol, filmler, iyi giyinmek, viski, hızlı arabalar, bir de senden hoşlanıyorum... Başka ne bilmek istiyorsun...'' cümlesiyle yetinmek zorunda kalıyoruz...

Bunlar filmin eksiklikleri olsa da, Halk Düşmanları bu yıl şimdiye kadar vizyona giren belki de tek dişe dokunur yapım... Özellikle filmde, biri sinemada Dillinger'in kendini perdede gördüğü, diğeri finalde yer alan sahneler Halk Düşmanının trademarkları... Film, görsel açıdan da bildik Mann tarzı zenginliği taşıyor...

140 dakikalık filmin nasıl geçtiğini ise anlamıyorsunuz. Bu da Mann’ın başarısı olsa gerek... Sonuçta favori Mann filmlerim kadar olmasa da, yılın izlenmesi gereken filmleriden Halk Düşmanları...

24 Temmuz 2009 Cuma

arabalar, eskiye kısa bir yolculuk ve sürücü kardeşliği...


Evde temizlik var...Sibel işte, Ada okulda... Ben de kaptım laptopu, geldim Turan Güneş'te yeni açılan Starbucks'a... Bir süre dolandıktan sonra nette, blog için yeni birşeyler karalamaya hazırım... Ama önce peynirli kruvasan, limonlu kek ve çay...

Üniversite yılları... Başında kavak yellerinin estiği, sonradan değerini anladığın o güzel yıllar... Arabam olmadan ehliyet almam diyenlerdenim... Nitekim öyle de oluyor... İlk arabam beyaz bir Murat 131... Bir pazar günü babam, eniştem ve ben onu Maltepe'deki araba pazarından alıyoruz... Mutluyum... Her bir şeyi bahane ederek atıyorum kendimi yollara, amaçsız dolaşıyorum sokak sokak... Plakası RP. Bir seçim dönemi Refah Partisi arabaya reklam amaçlı talip olunca, arabayı değiştirme zamanının geldiğini anlıyorum...

Üniversite yıllarına devam... İkinci arabam siyah bir Ford Tanus. Alıyorum Ford, oluyorum lord... Kullandığım en hantal araç. Direksiyonu döndürmek harcı değil her babayiğidin... Resmi araç kılıklı arabam, o dönemki karamsar havamı yansıtır nitelikte. Bir an önce kurtulmak istiyorum...

Okul bitiyor. ABD’den dönüyor, işe giriyorum. Derken beyaz bir Tipo'ya biniyorum... Yeniden beyaza dönmek iyi geliyor... En çok gezdiğim ve ilk üçü arasında en sevdiğim arabam oluyor... Dili olsa da söylese, ya da söylemese daha iyi... Çok kahrımızı çekiyor...

Bir kaç yıl sonra ilk sıfır arabam Peugeot 206 için takas ediyorum onu... Renk tercihim bu kez maviden yana... Sıfır arabanın kokusu bir kez çarpmaya görsün... sırf onu bir süre solumak için bile araç değiştirebilir insan...

Yeni arabamın keyfini sürüyorum... Bir süre sonra tanımadığım insanlardan anlam çıkaramadığım kötü kötü telefonlar alıyorum... Sonra bir gece ansızın kapıma polisler dayanıyor... Sabahın dördü... Pijamasız açıyorum kapıyı... !!! (Asla pijama giymem-Eşortman altı ve t shirt yeter...) Adamlar şöyle bir süzüyor beni, kimliğime bakıp, yanlış yerde olduklarını anlamış bir ifadeyle, özür dilercesine çekip gidiyorlar...

Anlıyoruz ki Peugeot, arabayı takas aldıktan sonra ruhsatı değiştirmeden bir başkasına satmış... Bu başkası da benim şansıma sicili kabarık bir dönme değil miymiş... Bak sen işe...Dönme ve arkadaşları o gece bir olaya karışmış, polis de arabadaki ruhsata bakınca, işin ucu bana kadar uzanmış... Tabi kapıyı açar açmaz, olayla bir ilgim olamadığının anlaşılmış olduğunu düşünüyorum, sonuçta dönme ya da zepevenge benzer bir yanım yok, zahar... Ancak gecenin zifiri karanlığında mavi kırmızı ışıklar sokağı sarınca mahalleye rezil olmaktan kurtulamıyorum... Peugeot'a şikayet yazıları yazıyoruz ama sonuç çıkmıyor...

O arabayı yıllar sonra bir kez Beşevlerdeki benzinlikte görüyorum... Arabayı aksesuar manyağı yapmışlar... İçim acıyor... Sahibi de hala o malum kişi olsa gerek.... Bakamıyorum...

Bu yeni araba aynı zamanda Sibel ile tanıştığımız dönemlere rastlıyor. Gıcır bir arabam var artık, kim tutabilir ki beni diyorum... Ama yanılıyorum... Yüzüğü takıyoruz...

Bizimkinden önce Murat ve Gökçe'nin düğün arabası oluyor... Onu, Ada doğunca daha büyük bir araba, Ford Focus C-Max ile takas ediyouz... Yine Fordcu oluyoruz... Bu kez rengimiz gri... Bol bol geziyouz... Ama kızımız küçük olduğundan şimdilik annesiyle birlikte arka koltukta zaman geçiriyor... Onların özel şoförlüğünü yapıyorum anlayacağınız...

Araba al, sat, değiştir... bi de fark ediyoruz ki, her araba aslında hayatımızın gerçek birer tanığı... Hepsi farklı bir dönemin simgesi... Yaşımızla, statümüzle hatta havamızla bile değişebiliyor...

Küçükken de arabamız sık sık değişirdi... Babam bir iş için gittiği başka bir kentten, yepyeni bir arabayla dönebilirdi... Arabaları kesinlikle benden daha iyi anlar, bendan daha iyi bakardı...Hala da öyle... Değiştirme ve hız konusunda babama çekmişim anlaşılan...

Çocukluğumda annem jet plotu olan babamın 90'ı geçmesine izin vermezdi... Zavallı adam... Bu nedenle yolculuklarımız biraz uzun sürse de, ne derler ''geç olsun, güç olmasın'' tarzında geçerdi... Ablalarımla birlikte çoğu kez yatar vaziyette, genelde de İzmir-Ankara hattında gidip gelirdik... Sonra arka koltukta önce iki, sonra tek kişi yatmanın hem keyfini hem de yalnızlığını tattım... Ehliyet aldıktan sonra bir daha arka ya da yan koltuğa oturmadım...

Annem iyi bir co-pilottu... Asla uyumaz, sürücüyü bir an ilgisiz, alakasız bırakmazdı... Babamım annemin sol bacağına nazik bir şaplak yapıştırarsak, ''eeeeee hanım şimdi ne yiyoruz ya da dinliyoruz'' şeklinde başlayan muhabbetleri, babamın pipo tütününün kokusu, bizimkilerin ''oğlum kaldır başını da biraz etrafına bak'' serzenişleri... hala o kadar canlılar ki...

Şimdi ben, ailemi uzun seyahatlere götürüyorum... Bir gün Sibel'in yanımda oturacağı ve bana co-pilotluk yapacağı günlerin hayaliyle...

PS...

Son gezimizde yol düz ve boş, önümde sadece bir araç var, gidiyoruz... Hızım 110 civarı... Aracı sollamaya hazırlanıyorum, araç da sola kırıyor, anlamıyorum... Bir süre kendi kendime söylene söylene sürüyorum... Sollamayı yine deniyorum, önümdeki araç bu kez sinyallerini yakıp, söndürüyor... Hala anlamıyorum, ısrarlıyım, geçecem herifi... Adam bu kez camdan sarkıp, eliyle geride kalmamı işaret ediyor...Ve durumu ancak anlayan ben, yavaşlıyorum... İleride radar var...

Adamcağızın ısrarla hiç tanımadığı birini uyarma çabası gerçekten şaşırtıyor ve düşündürüyor... Radar olduğunda genelde karşı şerittekilerin diğer şeritteki sürücüleri uyarmak için uzunlarını yaktığını bilirdim de, böyle bir ısrara hiç tanık olmamıştım... Adamı taktir ediyorum ama teşekkür etme fırsatı bulamıyorum... Ben buna sürücü kardeşliği diyorum...

21 Temmuz 2009 Salı

onda, bunda, şunda, Cunda...

Bu yaz gerçekten de öyle oldu...Fas ile Cunda arasında seçim yapmak zorunda kaldık... Ada’yı yalnız bırakmamak, domuz gribine yakalanmamak ve Sibel’in her zaman istediği bir ada tatilini gerçekleştirebilmek için Cunda’ya gitmeye karar verdik... Ancak Sibel’in isteği olduğundan, tüm ayrıntıları ona bıraktım, madem ada diye tutturdu, o uğraşacaktı bu defa...

Lojistik çalışmalara başlandı hemen... tanıdıklara, arkadaş ve dostlara, hatta facebook’a bile başvuruldu...Sibel'e yardım olsun diye ben de yazıyorum facebook’a, sağolsun listemdeki 300 isimden sadece üçü yanıt verebiliyor... (facebook’tan çıkacam ha... madem bi işe yaramıyor)

Sonuç... Cunda adası ve Kuleli Konak... E hadi bakalım diyoruz... Sibel’e güvenip, düşüyoruz yollara...

Eskişehir, Bursa, Balıkesir derken, uzun bir yolculuğun sonunda Ayvalık-Cunda’ya varıyoruz... Bu turistik yerlerin hepsi gündüzleri bir başka gözüküyor... Ünlüleri makyajsız halleriyle görmek gibi... Önce hoşunuza gitmiyor... Ama gün batmaya görsün, bambaşka bir yer olup çıkıyor... Cunda da aynen böyle bir yer...


Delisi ve kedisiyle meşhur... Papalina balığı, sakızlı kahve, dondurma ve kurabiyesi, yel değirmeni, kiliseleri, dar sokakları, Taş Kahvesi ve Rum evleri adanın görülesi ve tadılası özellikleri...


Sora sora konaklayacağımız konağı buluyoruz... Sıcak, konuşkan ve sevimli ev sahibemiz Mine hanımla tanışıyoruz... Kuleli Konak eski bir Rum evi... Yüksek tavanı, ahşap döşemesi ve güzel bahçesiyle hoşumuza gidiyor... Ahşaba zarar vermemek için ayakkabıları giriş katında bırakıp, odamızın bulunduğu ikinci kata çıkıyoruz... Bir holde dört oda ve iki ortak banyo var... Kapımızı açıp, içeri girmemizle keyfimiz kaçıyor... G.t kadar bir oda.. Üç yatak, bir gardrop, bir de komodin sığdırılınca, tabiatıyla adım atacak yer kalmamış...Daha önemlisi klima yok...Tavanda sarkan bir pervane, boşa dönüyor... Sibel’le bakışıyoruz...Daha doğrusu ben Sibel’e bakış fırlatıyorum... Pansiyon benzeri bir yerde kalmayalı yıllar olmuş, unutmuşuz ne melem olduğunu... Kalalım mı gidelim mi kritiklerinden sonra, birazda üşengeçlikten konağa bir şans vermeye karar veriyoruz...











Yeşil bahçemizde (bak hemen bahçe bizim oldu, insanoğlu nasıl da kısa sürede ortama uyum sağlıyor, şaşılacak iş) kahvaltılar ve akşamüstü çayları keyifli geçiyor... Bunun bir başka nedeni ise Melisa... En son ‘Bir bulut olsam’ dizisinde Narin rolünü oynayan Melisa Sözen... O da annesiyle birlikte bizimle kalıyor... Mütevazi tavırları, sıcak sohbeti bizden artı puan alıyor...Ada ile sohbet ediyor, Sibel ile fal bakıyor, bir benle birşey yapmıyor... Şaka, şaka...bizim de sohbetimiz fena değil... Anlayacağınız Melissa bizim için tatlı bir süpriz oluyor...bonus gibisinden...

Gündüzleri denize gidiyoruz... Tavsiyeler üzerine dört ayrı sahili deniyoruz, beğenmiyoruz... Üstelik birine giderken mayomu bahçede asılı unutuyoruz... Geziden sorumlu Sibel’ e yeni bir bakış daha atıyorum...

Akşamları ise Cunda’yı turluyoruz... Mine hanımın verdiği bir kaç adreste yemek yiyoruz. Cunda Balıkevi'nde özeniyor sofrayı donatıyor ama çoğunu yiyemeden kalkıyoruz... Deniz ürünleri sevmeyenler için yanlış yerde oldyğumuzu anlıyoruz... sonra Taş Kahve’de oturup çay içiyor, lokma tatlısı yiyoruz... Geçe pek kalmadan, yatıyoruz...

Pınar Kür ve bir iki ünlüyü de görmekten geri kalmıyoruz... Teknolojiden uzak yaşamak
ise iyi geliyor, bir süre... Tv yok, bilgisayar yok, şarjı biten telefonumu bile doldurmuyorum...






Ve Ortunç’u keşfediyoruz...
Butik bir işletme... Çimlerin üzerinde güneşleniyor, hızlı ve kaliteli hizmetin keyfini çıkarıyoruz...
Deniz desen berrak, zemini kum... Denize girdiğini anlayacağın soğuklukta... Belli bir süre derinleşmediğinden de çocuklar için ideal...
Kısacası tatilimizi anlamlı kılan tek yer... Ortunç’u şiddetle tavsiye ediyoruz..

Bu arada Ayvalık ve civarını da gezmeyi ihmal etmiyoruz... Şeytan Sofrası’na çıkıp ayak izine para atıyor, manzaraya hayran kalıyoruz, Perşembe pazarına gidip, hayal kırıklığı yaşıyoruz, Saatli Camii’ye ise öyle bakıyoruz...


Cunda maceramızı Sibel’in ailesini görmek üzere kısa kesiyor, Manisa’ya gidiyoruz.. İki gün kalıp bu kez Uşak, Afyon, Ankara yapıyoruz... Banaz’da Emel’e (Sibel'in kuzeni) uğruyor, Afyon İkbal’de sucuk ve ekmek kadayıfı yiyoruz...

Yol uzun, gün sıcak... Bol bol müzik dinliyoruz... ‘’Yazılır bu kalp sana alo, senden öncekiler demo’’ şarkısını duyduktan sonra, Mustafa Sandal’ı unutma kararı alıyoruz... Bilmeceler soruyor, oyunlar oynuyoruz...

Sibel...Komşu komşu oğlun geldi mi,
Göksel....Kaltak, oğlumun peşini bırak

diyor, biz gülmekten kırılırken, Ada sinir krizi geçiriyor...Kızın bildik şeylerin dışına çıkılmasına tahammülü yok zahar...

Yol boyu yiyoz, içiyoz, çiş için duruyoz ve sonunda evimize kavuşuyoz...

Tatilden şu dersleri çıkarıyoruz,

Sibel’in organize ettiği bir tatile giderken bir kez daha düşünüyoruz,
Asla klimasız odada kalmıyoruz,
Yedek bir mayo bulunduruyoruz,
Denizin özelliklerini önceden öğreniyoruz,
Musti’nin yeni albümünü dinlemiyoruz,
Sibel’in organize ettiği bir tatile giderken bir kez daha düşünüyoruz.





20 Temmuz 2009 Pazartesi

Juliette, mon amour...


She's so hot... İşaret parmağınızı dilinizle ıslatıp, bir taraflarına dokunduğunuzda 'Tısssssssssss' sesi çıkaracak kadar hemde...

Onu ABD'de okuduğum yıllarda keşfettim... Küçük bir barda sahneye çıkıyordu. İlk görüşte aşık olduk...
Ona Meryem derdim... Her gece benim için 'Hele Meryem, Meryem, Meryem' türküsünü söylediği için, o ismi takmıştım ona... deyip devam etmek vardı ya, Juliette için böyle bir geyik yazının haksızlık olacağı düşüncesiyle vaz geçiyorum...
Neden Juliette ile ilgili bir yazı ve neden şimdi diye sorarsanız, oyunculuğu kadar yaptığı müzikle de takdirimi kazanan Juliette'i, bir kez daha İstanbul'da izleme fırsatını kaçırmış olmam yanıt olarak yeterli olacaktır sanırım...
Onu ilk kez 1991 yapımı Martin Scorsese filmi Cape Fear'da izledim... Nick Nolte ile Jassica Lange'in sorunlu kızları Danielle'yi oynuyordu... Çocuk ile genç kadın karışımı canlandırdığı karakter öyle çarpıcıydı ki, yardımcı kadın rolünde Oscar dahil pek çok ödüle aday gösterildi... Filmde Robert De Nero ile karşılıklı döktürdükleri oyunculuk ise sinema dünyasının en kışkırtıcı sahneleri arasına kısa sürede yerini aldı...
Tv dizilerinden beyazperdeye hızlı bir geçiş yapan Juliette, Oscar adaylığının da yardımıyla ünlü yönetmenlerin aradığı yeni kan oluverdi... Woody Alen, Oliver Stone, Robert Rodrigez, Dominic Sena aklıma gelenleren bir kaçı... Husband and Wives, Kalifornia, What's eating Gilbert Grape, Natural born killers, Strange Days, From dask till dawn ve Evening Star ise Juliette'nin 2000'lere kadar yıldızının parladığı yapımlar oldu... Özel hayatındaysa Brad Pitt ve diğerleriyle olan ilişkilerini uzaktan ama acıyan gözlerle izledik hep... Bu sırada müziğe ağırlık verme kararı alan Juliette, giderek sinemada daha az görünür oldu... Daha önemsiz filmlerde, küçük roller oynadı... Yazık... Oyunculuğuna olan beğenimi Cape Fear ve Kalifornia'da kazanmış olsa da, çocuksu kadın imajını geride bırakıp, bir kadın olarak dikkatimi ilk çektiği filmi Strange Days oldu... Bu yazıyı da zaten filmdeki karakteri Faith'in bende bıraktığı iz sonucu yazıyorum... Onu sahnede ıslak saçları, parıltılı kıyafeti ve çarpıcı yorumuyla seslendirdiği P.J. Harvey klasiği Hardly Wait'i söylerken izlemek, beni fazlasıyla etkiledi ya da she fucking moved me diyelim if you will... Kız hem iyi oynuyor, hem rock söylüyor, üstelik güzel ve seksi, daha ne olsun... 'Please take me' diye bağırası geliyor insanın... Sibel bu işe ne diyor diye soracak olanlar için, 'O zamanlar daha bekarım' gibi anlamsız bir cümle söylemek istemiyorum... Zira, Sibel'in Juliette'e olan hayranlığımdan haberi var... Ayrıca Juliette ile Sibel'in benzer yönleri de yok değil... İkisi de 1973 doğumlu...

Karıma haksızlık yapmayayım şimdi... Juliette de, Jenifer Lopez'e benzemiyor zati desem, ödeşmiş olur muyuz... Burada Sibel'e, ağız açık vaziyette anlamlı bir göz kırpma yolluyoruz... Ayrıca Sibel'in beğendiği oyuncu ve şarkıcıların cetelesi benimkinden kabarıktır... Ama hiç sesim çıkmaz, yalnız bazen onların nesini beğenir, anlam veremem, yanında ben varken, di mi ya... (Sibel'e takılmadan yazdığım bir yazım var mı acaba)

Olayı yine aile içine çekmeden devam edelim... Sonuçta Juliette Lewis denince aklıma hep Strange Days'deki o sahne geliyor... İzleyenler belki daha iyi anlayabilir ya da o dönem hormonlarımın fazla çalıştığını söyleyebilir... ama kim ne derse desin, kadın o filmde büyüleyici... Bu arada film de hiç yabana atılacak türden değil... Aşağıdaki linkten filme göz attığınızda bana hak vereceğinizi umuyorum... En azından erkeklerin...
Neyse... Rock n Coke'a festivaline geleceğini duyduğumda, tarih nedeniyle gidemeyeceğimi bildiğim halde anlamsız şekilde heyecanlandım... Bir düşündüm de, şu koca Türkiye'de onun yaptığı müziği takip eden kaç kişi vardı gerçekten... Kaç kişi parçalarına eşlik edecekti, o söylerken.... Orada ben olmalıydım... 88 ve 90'da Ankara'dan kalkıp İngiltere'ye Donnington-Monsters of Rock festivallerini izlemeye gitmiş birinin, burnunun dibi İstanbul'a gidemeyişine söyleyecek söz bulamıyorum... Aslında tamamen önceliklerle ilgili desem olur herhalde... Umarım Juliette hakettiği seyirci ile buluşabilmiştir...

Grubu Licks ile üç albüm yapan Juliette, bu yıl yeni bir başlangıç yapmak üzere grubunu dağıttı ve yeni bir tanesini kurdu. The new romantiques ile çıkaracağı ilk cd'nin adı Terra Igcognita... Albüm 1 Eylül'de piyasada olacak...

Anlaşılan Juliette bir süre daha müziğine ağırlık verecek... Bense, o bir kez daha Türkiye'ye gelinceye kadar ''Hardly wait''i dinliyor olacağım...

9 Temmuz 2009 Perşembe

Sid, çetesi, Ada ve ben...

Sid ve çetesiyle tanışalı tamı tamına 7 yıl olmuş... İnanılacak gibi değil... İnsan yılların nasıl da çabuk geçtiğini bir, devam filmleriyle, iki, şarkıların coverlanmasıyla fark ediyor ve.....üzülüyor... Neyse...

Filmleri sinemada izlemenin keyfi tartışılmaz...Ancak bizim gibi yaşadığı kentte bir yakını bulunmayan ve küçük çocuğu olan ebeveynler için sinemaya gitmek, artık lüks zevler arasında yer alıyor... Yılda bir elin parmakların geçmeyecek kadar filmi sinemada izleyebiliyoruz. O da Ankara'ya bir yakınımız gelecek de, çocuğu ona bırakıp, bir akşam kaçamağı yapacağız... Ancak gitmekle de iş bitmiyor... Aklınız evde kaldığından, filmden bir halt anlamıyorsunuz, aramızda kalsın... (Aman çocuk yapacak sinema düşkünlerini korkutmayalım) Ama sosyalleşmeye duyulan özlemle, kendinizi yollara atıveriyorsunuz...

Çocuğunuz büyümeye başladığı zaman ise sinema yasağınız yavaştan kalkıyor. En azından bizde öyle oldu. İster evimizdeki sinema çilgınlığı değin, isterse genler... Şanslıyım ki, kızım da benim gibi film düşkünü... Evde, benim ki kadar olmasa da, hatırı sayılır bir DVD kolleksiyonu var.

Çocuğunuzla film izlemekse ayrı bir zevk... Bu işi bir de sinemada yaparsanız değmeyin keyfinize... Bir filme kaptırmışken bazen aranızdaki tek farkın sadece görüntüde olduğunu fark ediyor ve şaşırıyorsunuz...

Cumartesi günü de Ada ile yeni bir sinema macarası için kolları sıvadık... Sabah erkenden internet üzerinden İce Age 3'e bilet aldık...Yerleri Ada seçti... En arka, orta... Babasının kızı... Malum bizim gibi herkesin de bu filmi beklediğini düşünerek, açıkta kalmak istemedik...

Film zamanı gittik Panora'ya... Gişe bomboştu... Bozum olduk... Biletlerimizi elektronik gişeye okuttuk ve içeri süzüldük... (Flashback...) Sinema gerçekten büyülü bir yer benim için... Küçükken gittiklerimi hatırlıyorum da. O zamanlar sinemalar daha tek salonlu, öyle kaliteli, rahat koltukları yok... Büfelerde şimdikiler kadar çeşit yok ama daha lezzetli geliyor herşey... Ve eski sinemaların olmazsa olmazları, teşrifatçılar... Ve o gong sesi... Duyunca içimi bir heyecan kaplardı... Sonra etraf kararır ve film makinasının o bildik sesiyle, başbaşka bir dünyaya açılan serüven başlardı..... Ah bir de şu aralar olmasa...

Film saati yaklaştıkça lobi de kalabalıklaşıyor... Anne babasını kapan sinemaya gelmiş... Çocukların suratlarında heyecanlı bir bekleyiş var... Ada da sabırsız... Bir an önce salona girmek istiyor... Ama önce patlamış mısır ve içecek alıyoruz... Kapılar açılıyor, dalıyoruz içeri... Ada için bir yükseltici kapıyor, en arka sıradaki yerimize kuruluyoruz... Ada için bu filmin bir başka özelliği ise üç boyutlu olması...Siyah gözlükler çok cool gözüküyor...
Ve film başlıyor...Buz devri-Dinazorların şafağı... Şimdi buz devrinde dinazorların işi ne demeyin... Hayallerin sınırı yok...

Sid, Diego ve Manny ile başlayıp, Ellie ve posum kardeşlerin katılmasıyla genişleyen ailenin yeni macerasını izlemeye hazırız... Bu kez hikaye, sakar Sid'in dinazorların dünyasına açılan gizli bir geçidi keşfetmesiyle başlıyor... Bulduğu üç dinazor yumurtasına annelik yapmak isteyen Sid, gerçek anne tarafından kaçırılınca, bizim çete yabancı oldukları bu dünyada tehlikeli ama bir o kadar da eylenceli bir macaraya atılıyor... Dinazorların dünyasında bir de yeni bir karakterle karşılaşıyoruz. Buck... Tek gözlü sansar Buck, hayatta kalma yetenekleriyle, çetenin yardımına koşuyor... Aile olmak için illa kan bağına ihtiyaç olmadığını, dostluğun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne seren film, sıcak ve eylenceli hikayesiyle yine kalpleri fethediyor... Komedi öğesi bu kez daha ağır basın filmde, bir öncekinde olduğu gibi küresel ısınma gibi bir soruna da parmak basılmıyor... Benim favorim yine de ilki..

Filmin en eylenceli sahneleri ise, diğer ikisinde olduğu gibi, yine sincap Scrat'a ait... Yan hikaye olmasına rağmen, Scrat ve palamutunun filmin ana karakterlerinden çok daha popüler olmasına şaşmamalı... Hele bu defa Scrat'ı kız arkadaşıyla izlemek ayrı bir eğlence...

Sinemada zaman zaman çocukların filme müdahaleleri ya da kendince açıklamaları ise seyire farklı bir keyif katıyor... Film çocuklar kadar, yetişkenleri de mutlu etmeyi başarıyor, hatta daha fazla... Filmdeki bazı çevirilerin kesinlikle yetişkin seyirciye yönelik olduğunu da hemen belirtelim... Seslendirmeye diyecek söz yok zaten... Yine de DVD'si çıktığında filmi bir de orijinal haliyle izlemek şart... Zira kadroya yeni katılan Buck'ı seslendiren Simon Pegg hayranı olarak, Pegg'ın filme neler kattığını duymak isterim... Bu arada, Pegg'in "Shaun of the Dead" ya da "Hot Fuzz" filmlerini izlemediyseniz...bilmiyorum artık... Tabi İngiliz komedisinden hoşlanıyorsanız...

Ada filmi o kadar çok beğendi ki, hemen ikinci defa izlemek istedi...Bense onu McDonald's'a götürüp, filmin oyuncaklarını alarak kandırmayı başardım... Baba kız hafta sonu şöyle güzelce vakit geçirdik anlayacağınız...

Bu yazıdan çıkarılacak ana fikir ise çocuk yapmaktan korkmayın...


7 Temmuz 2009 Salı

Daha Neler...

Baştan söyleyeyim olmamış...Kanal T'de yayınlanan ''Gecelik Haberler'' den bahsediyorum. Haberlerin günün sonunda yatak odası ambiansında sunum fikri ilginç olsa da, ‘’çık’’, dediğim gibi olmamış... Programı seyretmedim, ancak internetten bir bölümünü izledim...Yorumlarım da bu minvalde olacak haliyle...

Bir defa benim bildiğim haber ciddi iştir, ciddiyet ister... Peki ekrande ne görüyoruz...Kırmızı renkte ucuz bir yatak odası dekorunun önünde, yaşı ve ünü geçmiş, etine dolgun bir tiyatrocu hatun, taştığı puf üzerinden haber bülteni sunuyor... İnsan bazen çok acımasız olabiliyor...

Şimdi, haber ciddi bir olaydır dedik, o zaman haberin yatak odasında işi ne... Bazı şeyler ne yaparsan yap bir arada olmuyor... Bu, dinlenmek için Bodrum'u seçmeğe, sevgilinle yakalanmamak için Layla'ya gitmeye ya da Sibel'e önce saklasın diye verdiğin birşeyi daha sonra bulmasını istemeye benziyor...

Ciddi bir olay, işin doğasına aykırı bir ortamda yapılmaaaaaaaaazzzz.... Bunun tutuculukla da bir alakası yok, haber işiyle uğraşmakla da...Herşeyin bir raconu var sonuçta... Bu dekorla yap bir cinsel sorunlar programı, koy mikrofona seksi bir hatun... (Haydar Dümen destekli olabilir) Gör bakalım ratingi...

Hem madem illa yatak odasında haber sunacaksın, o halde ona göre spiker, ona göre müzik, ne bileyim ona göre haber ister seyirci... Nurseli İdiz... Kadıncağızla bir alıp veremediğim yok, hoş kendisini beğenmem ama, kısa süre de olsa gündemde kalayım hedefiyle projeye evet dediği aşikar...

Nurseli’nin programın açılışında yaptığı konuşmayı birazdan cümle cümle inceleyeceğiz ama önce görseli biraz eleştirelim...

Bir, Nurseli’nin üzerindeki kıyafetin ne olduğu belli değil. Rivayete göre gecelik ama pek öyle durmuyor... İnsan askılı, şöyle hafif birşeyler görmeyi bekliyor...

İki, kadın yatakta bile oturmuyor... O yatağın orada ne işi var öyleyse... Programın ilerleyen saatlerinde bir omzunu düşürüp, Madonna tarzı yastığı bacaklarının arasına alıp, sunum yapıyorsa orasını bilemem... Ya sığamadığı için üstünde yamuk oturduğu pufa ne demeli...

Üç, dekor bir felaket... Sanki ''Madamım füzeleri'' filminin seti... Randevuevi havası var resmen... Dekoratör arkadaşı kutluyorum...

Dört, a be kadın, gece yarısı Tv'ye çıkıyosun, ilk programın, insan bir saçına başına çeki düzen vermez mi...

Ve beş, Nurseli’nin ibret verici açılış konuşması... (Yazının sonunda videodan da izleyebilirsiniz.)

Nurseli...Sevgili seyirciler nihayet 1 Temmuz akşamı geldi. Sizinle sıcacık, çok samimi bir ortamda, günün son saatinde, nihayet buluştuk.

Gök...İlk program, heyecanlısın ama daha en başından tekrara düştün be güzelim...

Nurseli...Programlarımızın tanıtımı çok gürültü kopardı. Çok erotik bir izlenim bıraktı...

Gök...Bir de dekoru gördükten sora deneceklere bak sen... Belki de denmeyecek tek şet erotik olacaktır... Aslında format, MTV’de geceleri yayınlanana aşk temalı şarkıların çalındığı programı da anımsatmıyor değil... Ama onu Nurseli’nin torunu yaşında, iç gıcıklayıcı sesli bir afet sunuyordu...

Nurseli...Ama beni tanıdığınız için söyliyim, ben sizlere asla kof, içeriği olmayan, seviyesiz bir program sunmayı hiçbir zaman düşünmedim. Umarım siz de düşünmemişinizdir.

Gök...Yok, biz zaten program sunmayı düşünmüyoruz...Seyretcez...

Nurseli...Çok farklı bir formatla karşınızdayız. Dünyada ilk yatak odası haberlerini sunuyoruz.

Gök...Acaba...

Nurseli...Bence masabaşında, otel lobisinde ya da cetvelle çizilmiş gibi bahçelerde yapılan programların yerine, sizi daha özel, sıcak bir yerde ağırlamak istedim, odamda.

Gök...Cümlenin bozukluğuna hiç girmiyorum... Gerçekten odası olsaydı, bak o zaman bir artı veriridim... Yine de böyle bir programı sunma cesareti gösterdiği için o artıyı veriyorum...

Nurseli...Çünkü odamızda uyuruz, düşünürüz, bazı sorular aklımıza takılır, mutlulukları, sorunları paylaşırız, bazen sabaha kadar yatağın içinde döner dururuz, bazen arkadaşımızla telefonda konuşuruz, bazen internete gireriz, bence herkesin en sahici, en samimi olduğu yer yatak odasıdır, diye düşünüyorum.

Göks...Bu bozuk cümleden yatakodası ne işe yarar, öğreniyoruz...Yatak odasında en çok yapılan şeyi açıkça söylemese de, sabahlara kadar döner dururuz diyerek ucundan biraz dokunduruyor gibi geliyor...

Nurseli...Bu dört duvarın arasında sizlerle herşeyi konuşacağız. Birlikte yaşayacağız çünkü bu dört duvarın arasında.
Gök...????????
Nurseli...İç ve dış gündemi konuşacağız. Çok özel konuklarımız olacak. Özel haberlerimiz olacak. Bizim yaptığımız , ekibimizin yaptığı. Dikkatimizi çeken bazı haberleri biz seçeceğiz. Yorum yapacağız birlikte. Tartışmalar olacak. Umarım bu programı çok seversiniz ve mutlu olursunuz.

Gök...Yukarı havale ediyorum

Nurseli...Önce Türkiye’nin bir gündemine bir bakalım. Bugünkü haberlerden seçtiğim altı başlık var. Dün Türkiye’nin kitlendiği Megak....

Gök...İşte programın benim için bittiği an... MGK diyemiyor kadın... Hem yatakodasında MGK'nın işi ne be kardeşim... Sunuş, bozuk, özentisiz hazırlandığı belli cümlelerle sürüyor...
Yatak odasında sunmakta ısrar ediyorsun bari, daha hafif, eylenceli ya da magazin türü haberler oku, di mi ya...

Felaket, kaza veya terörle mücadele haberlerini bu formatta sunmak hiç yakışık alacak mı, sorarım...

Hem insanlar haberleri neden yatak odasından sunan birinden dinlemeyi tercih etsin, bilemiyorum... Yatak odasında TV seyretmekle, yatak odasından sunulan haberleri izlemeği karıştırmayalım...

Rating için sınır tanımayan yapımcıların bir sonraki projesi ne olacak dersiniz... Tuvaletten maç yorumları mı. Ne de olsa en rahatladığımız yer orası değil mi...

3 Temmuz 2009 Cuma

Bir aile buluşması...


Bu kez Efe için bir araya geliyoruz...Ailemize yeni katıldı...Buluşma için maaile heyecanlıyız...Efe, küçük ablamın kızının ikinci oğlu...????? Yani yeğenimin...

Ben ve Ada önceden gidiyoruz İstanbul'a...Gece 12.45 otobüsüyle...Ulusoy-non stop...Tek sırada üç koltuklu olanlardan...Biliyorum daha önce de vardı ama, yok bu onlardan değil. En yenisi...İkili koltuk acayip geniş...Benim gibi uzun boylu biri için bunun anlamı büyük...Uyku zamanı geçen Ada, kısa sürede kucağıma başını koyarak ve yayılarak (çok geniş koltuk demiştim) yol boyunca uyuyor...

Sabahın körü...Merter'deyiz. Köprü çalışmaları nedeniyle ancak öğlene varırız tahminleri boşa çıkıyor... Atlıyoruz bir taksiye, Beylikdüzü'ne...Ev ahalisi uyuyor...Ablam karşılıyor kapıda...Kahvaltı, sohbet derken, diğerleri de kalkıyor...Efe ile tanışıyoruz...Ama gözüm yatakta...Biraz kestiriyorum...
Merak etmeyin İstanbul'da her yaptığımı yazmayacağım...

Efe için Türkiye'nin dört bir yanından gelenler var... Ankara, İzmir, Antalya, Kayseri, Edirne...Hatta yurt dışından bile...Dubai...Anlayacağınız kalabalığız...

Aklıma gelmişken Yıldız'da ''kalaBALIK'' diye bir balık restoranı var, bilginize...

Aile toplantıları nedense ya sevinçleri ya da üzüntüleri paylaşmak için yapıldığından hayatımızın önemli tarihleri arasında yer alır... Peki, bunun bir ortası yok mudur...İlla en uç noktalarda mı bir araya gelinir...Ya düğün ya cenaze... Herkesin kendi hayatı var ve hayat zor, tamam... Ama o içine çok gömüldüğümüz günlük hayatlarımızdan toplu kutlama ya da anmalar için sıyrılabiliyorsak, bunu ara sıra öylesine de yapamaz mıyız...

Zor....Biliyorum... Ama yine de şansımı denemek istedim...

Neyse, biz İstanbul'a dönelim... Bu tip mutlu bir olay için bir araya gelindiğinde insan aslında ne kadar şanslı olduğunu idrak ediyor... Sağlık olduktan sonra gerisinin gerçekten de boş olduğunu anlıyor, eğer hala anlamadıysa...

Biz de birbirmizi tekrar görmenin keyfini bolca çıkarıyoruz...Evde, dışarıda hep birlikteyiz... Sohbet, şarkılar, danslar ama en çok da yemek...Nedense insan sevdikleriyle bir araya geldiğinde hiç olmadığı kadar iştahı açılıyor... Ağzımız hiç boş kalmıyor...Daha kahvaltıdayken öğle yemeğinin mönüsünü konuşuyoruz...Tüm rejimler, perhizler evlere geri dönünce başlanmak üzere unutuluyor...

Zaman kısıtlı olduğundan hep bir arada kalmak istiyoruz... Sohbetler gecelere uzuyor... Resimlerle kanıt topluyor, olur olmadık şeylere gülüyoruz...

Her buluşmanın aslında bir ikinci yüzü de yok değil... Sevinç, mutluluk, özlem bir yandan, dertleşme ve yüzleşmeler diğer... Her aileden bir ''On golden pond'' ya da kötü kopya ''Yengeç Sepeti'' çıkarmak mümkün aslında... Ama her türlü duygu ve karşılaşma aile toplantılarının vazgeçilmezleri değil midir ki zaten...Birlikte yaşarsın herşeyi, rahatlarsın bir şekilde ve hayatına geri dönersin bir dahaki buluşmaya kadar...

Biz de öyle yaptık...Bir dahaki sefere kadar deyip, ayrıldık...

(Bu arada sadece aile için bir not düşmek istiyorum...''Taksi savaşları'' demem sanırım yeterli olacak...Bu buluşmanın en çok hatırlanacak anısı olduğuna eminim...Sibel'cim öptüm...)

Aile kavramını, hele bir de kalabalıksa, seviyorum... Küçük Ev, Sekiz Çocuklu Aile, Waltonlar, Vadideki Hayat hatırlayabildiğim bu konsepte uyan dizilerden bir kaçı...Belki de bu dizileri seyrettiğimiz için bizim nesil daha şanslıdır ha...Ama sonuçta kırsalda ve yıllar öncesinde yaşamıyoruz di mi, bir çocuğun okul masraflarını Ingalls'lar ya da Waltonların bildiğini hiç sanmam...Şaka bir yana, artık çoğu aile için maddi, manevi bir takım gereklilikler nedeniyle bir çocuk yeterli olmak durumunda kalıyor...Bir de ''Bu (zalim) dünyaya mı çocuk getireceğim'' deyip, kendini kandıranlar var ki, onları hiç hesaba katmıyorum...

Geçenlerde 365 alışveriş merkezinde, orada tanıştığım ve ara sıra sohbet ettiğim gençten bir öğretmen ile yine laflıyoruz...Bana evlenince 3-4 çocuk sahibi olmak istediğini, gerekirse birden fazla iş yapabileceğini falan anlatıyor...Dedim, ulan biz mi bu işi çok abartıyoruz...Özele değil de devlet okuluna yollarsın çocuğu, olur biter...ancak diğer yandan da tek çocuğuma neden tüm imkanları sunmayayım diyorsun...Gel de çık işin içinden...Herşeyin eğitim masraflarını karşılamaya endeksliymiş gibi gözükmesi sinir bozucu...Peki, ya kardeş, aile, hem de büyük bir aile duygusu, bunları çocuğuna vermek daha önemli değil mi... Seçim yapmak güç, aslında seçimlik de bir durum yok ya... Aile her zaman önce gelir...

Bir süredir ertelediğimiz dört kişilik bir aile olma fikrinin tekrar gündeme getirme zamanı geldi galiba... Siiiiiiiibeeeeeeeeelll...




1 Temmuz 2009 Çarşamba

Senin de bir tarafların pembe degil mi ...


Erkeklerin gözü aydın, kabus bitti... Elif Şafak'ın pembe kaplı Aşk kitabı, artık gri renkte piyasada.

Evet efendim, pembe renkteki kitabı yanlarında taşımaktan utanan erkeklerin isteği üzerine kitap, ikinci bir renkte beylerin beğenisine sunuldu... Artık erkekler de Aşk kitabını ister iş yerlerinde, ister yolculuklarda, ister havada ister karada, gazete arasına saklamadan, rahat rahat ama gururla okuyabilecek... Bana sorsalardı rengi mavi olsun derdim... Zira bebeklerin doğumuyla başlayan pembe-mavi ayrımı, yetişkinlerin dünyasında da kendini göstermiş olurdu... Ya da futbol takımı renklerinde... Kitap satışları kesin ikiye katlanırdı... Ne de olsa kitap denen şey yanımızda taşınacak bir aksesuar değil midir... Kitabın ne anlattığının ne önemi olabilir ki, uygun gözüksün yeter... ''Bu kitap lacilerle süper uymuş ya'' veya ''bu kitap göz rengini iyice ortaya çıkarmış'' cinsinden...

Erkeklerin pembe korkusunu ciddiye alıp, düzenlemeye gidilmesi ise başka bir konu... Okuyucuya ulaşmak için her yol mübah tarzı... Haklı da olabilirler aslında, pazarlama taktiklerinin günümüzde sonu yok...

Bu düzenleme biraz da, (mantık aynı aslında) Coca-cola'nın ''cola light'' markasını, light kelimesine takılan erkekler (er hecesine vurgu yaparak, koçlar gibisinden okuyoruz) nedeniyle ''zero'' olarak değiştirmesine benziyor... Light olayında ''çocuklar duymasın'' dizisinin etkisi olmuş mudur... Böyle şeyler sadece bizde mi var, merak ediyorum...

Şimdi biraz empati...

Bir kadının yazdığı, ismi aşk olan ve kabı pembe renkteki bir kitabı okurken görünmenin nasıl bir sakıncası olabilir anlamaya çalışıyorum... Veeeeeee çok geçmeden anlıyorum... Adamlar kendilerince haklıymış yahu... Korkunç bir görüntü bu...Yakıştırmaları duyar gibiyim, ''yumuşakcalardanmış bu'' ya da ''adam dışarıdan tam bir öküz ama demek ruhu inceymiş...'', sonuçta bir ince ve yumuşak olma durumu var her daim...


Kısacası bu erkeklerin korkuları, ''erkek adama yakışır mı'' eleştirilerinin biraz alaycı, biraz da küçümseyen bir tavırla yüzlerine vurulması olsa gerek...

Oysa Türk erkeklerinin günlük ''güzellik'' bakımlarına ayırdıkları para gün be gün artarken, bir renge veya kelimeye saplanmak bana çelişki geliyor...Kendine güven ya da güvensizlik, anahtar kelimeler gibi geliyor...

Şimdi bu arkadaşlara bir iki çift de laf etmek lazım... ''Don't judge a book by its cover'' ya da ünlü ozan Pembikoğlan'ın dediği gibi, ''Kabı pembe diye kitabı okumayan kıro, senin de bir tarafların pembe değil mi...''


Şimdi bu da nereden çıktı demeyin...Gerçekten de erkek adam pembe giyer sloganı hayli iddialı olmuş... Ama düşünürseniz haklılık payı da yok değil...Zira pembe giyip dolaşmak için ya harbiden delikanlı olmak lazım, ya da kocaman bir g..te sahip....

Konu Başlıkları