21 Ağustos 2010 Cumartesi

The Expendables...

''The Expendables'', posterde de belirtiği üzere, sinema dünyasında eşine az rastlanır cinsten bir castı buluşturmayı başarabilen aksiyon, macera türü bir film...

Silvester Stallone'nin yazıp, yönettiği ve oynadığı film, aksiyon türünün en önemli isimlerini bir araya getiriyor... ve film, sadece bu özelliğinden bile seyircinin ilgisini çekmeyi başarıyor...


Bazı büyük isimlerin konuk oyuncu olarak katıldığı, bazılarının ise küçük rollerde Sly'a eşlik ettiği film, paralı askerlerden oluşan bir grubun, Güney Afrika'da bir diktatör ile girdiği savaşı konu ediyor... İşin içine geride bırakılan bir kadın da girince, hikaye her biri ayrı yeteneğe sahip bir grup adamın gösterisine dönüşüyor...

Hikayesi ve anlatımıyla çok başarılı olmayan film, Sly'ın yönetimiyle de olumlu bir yerlere gelemiyor... Zengin insan malzemenin akıllıca kullanılamadığı filmden, beklentilerin aksine pek de tatmin olmadan ayrılıyorsunuz...

Adamların ne kadar yaşlandıklarını görmekse, üzücü...

20 Ağustos 2010 Cuma

Salt...

Angelina Jolie'yi yeniden ajan rolünde izlediğimiz '' Salt'', Rusya'da yetişen, daha sonra ABD'ye gelerek, CIA'de görev yapan bir ajanın, vatanseverliğini sınayan bir olayla karşı karşıya kalmasını anlatıyor...

Bir Rus ajanın, ABD'de bulunan Rusya Devlet Başkanının öldürüleceği bilgisini CIA'e vermesi ve başkanı öldürecek kişinin de CIA ajanı Salt olacağını söylemesiyle başlayan hikaye, Salt'ın kimliği ve ülkesine olan sadakatinin sorgulandığı bir kedi fare oyununa dönüşür...


Salt'ın kimliği hakkında film boyunca şüpheyi ayakta tutan hikaye, bir ajan filminde olması gereken aksiyon unsurlarını bolca barındırıyor...

Senaryoda bulunan çok sayıdaki boşluğa rağmen, Jolie'nin kendisi ve yönetmen Phillip Noyce'un aksiyon dozu yüksek tekniği, bu ortalama filmi izlenebilir bir popcorn türü yapmayı başarıyor... Ama yeni bir ''Wanted'' beklentisi içine girmek yanlış olur...

Hiyakenin finali, ''Salt''ın yeni bölümlerinin de çekileceğinin işaretini veriyor...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Iron Maiden...

''The Final Frontier'', Iron Maiden'in 15. stüdyo albümü...

Grubu başından beri çok sevmeme rağmen, yeni albümleri tam bir hayal kırıklığı yarattı bende... Olumsuz birşeyler yazmak beni üzse de, diplomatik bir dille ifade edecek olursam... Grubun en beğendiğim albümleri arasında yer alamayacak bir çalışma diye toparlayabilirim...

Esasında Iron Maiden'ın ilk yedi albümü dışında, bir bütün olarak severek dinlediğim başka bir albümü yok... Bunda grup elemanlarındaki değişimlerin payı büyük... Yine de son olarak Adrian Smith ile Bruce Dickinson'ın Iron Maiden'a dönmeleriyle beklenen, grubun eski tarzında süper bir albüm hala gelmedi... Janic Gers'i ise hiç sevemedim... Gruba yakıştıramadım... Neden hala ondan kurtulmadıklarını da bilmiyorum...


Gelelim albüme... ''Satallite 15'' için, grubun en sıra dışı ve olmamış dedirten açılış parçası desek, yanlış olmaz... Ardından devam eden 'The Final Frontier' da açılışı kurtaramıyor... Neyse ki, Steve Harris'in güven veren bas ritimlerini duyduğumuz ''El Dorado'' başlayınca, rahatlıyorum... Ne yazık ki devamı gelmiyor... Albümüm gerisinde yer alan parçalar arasında, ''Isla of Avalon ve ''Starblind'' öne çıkıyor...

''The Final Frontier'', klasik bir Maiden albümü değil... Parçaların hepsi çok uzun ve ilk dinleyişte sevebilmek genele bakarsak mümkün değil... Grubun bilinen soundu dışında parçaların yer aldığı albümde, herkesin beraber söyleyeceği Maiden imzası taşıyan çalışma yok...

Seksenlerde bizleri her yaptıkları albümle mutlu eden, son dört albümde gitarist sayısını üçe çırararak, avantajlı duruma gelmesi gereken Maiden'ın nesi var, anlamıyorum...

Buna rağmen, ''The Final Frontier'', hepimizin arşivinde olacak ama çok sık dinlemeyeceğimiz, çok sevdiğimiz bir grubun bir albümü olarak kalacak....



17 Ağustos 2010 Salı

Tatil...

Bu yıl yaz tatilini ağustos ayının ortasına bıraktığımız için bir yandan gerginlik, diğer yandan heyecan.... karmaşık duygular içindeyiz...

Ada günler öncesinden hepimiz için bavulları hazırlamaya başladı.... Küçük çaplı bir taşınma sanki... Herbişey valizlerde... Yanıma her zaman bir kaç parça kıyafet aldığımdan, benim işim kolay.... Ana kız işin içinden çıkmakta zorlanıyor... Ya da zorlanmıyor, zira herşeylerini yanlarına almak istiyorlar…

Akşam geç olmadan yatıyorum. Sabah erken yola çıkacağız... Ne de olsa onlar arka koltukta uyuyacaklarından, ben bari biraz dinleneyim...


Sabah gözümü açtığımda Sibel, Ada'nın kafasına göre hazırladıklarını düzenliyordu... İş bittiğinde, kapının önü görülmeğe değerdi...

İki büyük valiz, kızın çek çeki, deniz çantası, kızın dvd playeri ve otuz kadar filmin olduğu çanta, oyuncak çantası, ayakkabı çantası, yiyecek çantası, iki laptop ve yastık ile pike...

Çantaları arabaya yerleştirmek için bir kaç sefer yapıyorum... Bu arada kız uyanıyor... Gitmek için hazırız...

Benzin aldıktan sonra, Antalya'ya doğru yola çıkıyoruz...

Sibel ve Ada her zaman olduğu gibi kısa zaman sonra uykuya dalıyor... Uzun yol sürücüsü için yanında muavin görevi yapan, müzikleri değiştiren, ağzının boş kalmamasını sağlayan ya da sohbet eden birinin olmaması gerçekten hoş değil... Neyse ki, Afyon'a kadar olan yolu seviyorum...

Afyon'da konakladığımız tek adrese, İkbal'e gidiyoruz... Sucuk ve kaymaklı ekmek kadayıfı yedikten sonra, birşeyler bulabiliriz umuduyla mağazalara dalıyoruz... Sibel bir şort beğeniyor... Fiyatını öğrenince, morali bozuluyor... Mağazalardan hızla uzaklaşıyoruz...

Çok sıcak... İkbal'de insanlar serinlesin diye ince plastik borulardan su püskürtüyorlar... Bir aile, kedilerini havaya kaldırmış, su damlacıklarıyla kediyi serinletmeye çalışıyor... Bizim kedimiz yok ama Ada var... Ben de kızımı kaldırıp, su ile serinlemesini sağlıyorum... Bir daha... Bir daha... İş uzayınca küsüyoruz birbirimize...

Yolun ikinci kısmına başlıyoruz... Sıkıcı olanına...

Bu defa yolda bize Tarkan, Sertab ve Işın eşlik ediyor... Şarkılara bazen yüksek sesle ve abartılı bir tonla katılıyorum... Arkadakiler değil ama ben eğleniyorum...

Ve radarlar... Dört, beş tane görüyoruz... Radarı fark eder etmez, insanın hemen hız kesmesi ve polis aracının önünden geçerken suratına salak bir sırıtma kondurması tuhaf… Ben kötü birşey yapmadım der gibi...

Geneşde klimayı açmam… ama sıcak dayanılacak gibi değil… İki seviyesinde açıyorum… sonunu bile bile…

Ve Antalya’dayız… Lara’ya. ablamlara giderken her seferinde önce bir kaybolurum…bu kez de farklı olmadı…

Neyse kısa sürede doğru yolu bulup, eve varıyoruz… Asansörden çıkınca…süprizzzzzzzzzz… babamlar da orada… Bir hafta sonra d,ğer ablam da geşecek…yine bir aile birleşmesi yapacağız… Yaş ileriedikçe böyle şeylerin kıymeti daha bir başka oluyor…

Necoların evinin en keyifli yanları, bir, falezlerin üstünde, onuncu kattan seyretmekten bıkmayacağınız deniz manzarası, iki, dur durak bilmeden yemek… Evde en çok duyulan cümle de doğal olarak, şimdi ne yiyoruz… Bu durumda, tatilde zayıflarım hayalleri olanların ümitleri suya düşüyor ister istemez…

Biraz sohbetin ardından, kestireyim diyorum… Her yer klima… Dalıyorum uykuya… Donarak uyanıyorum… Arabada başlayan klima çarpması denen şey, evde artarak sürüyor ve hastalanıyorum… Boğaz şişmesi, mide bozulması (bu belki de yemektendir) ve kırgınlık… Tatilimizin ilk gününde olacak iş mi…

Esas tatilimizi yapmak üzere aile saadetine bir hafta ara vereceğiz… Yarın öğlen yeniden yola koyulup, Tekirova’ya geçeceğiz… Geçen yıl butik otel formatının fos çıkmasından sonra, bu kez birinci sınıf bir tatil köyü seçeneği bakalım nasıl olacak… Merakla bekliyorum...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Inception...

Christopher Nolan'ın "Inception"u çok iyi bir film olmuş... Neredeyse...

Senaryosunu da yazdığı filminde Nolan, seyircisini bu kez aklın karanlık köşelerinde gerilimi yüksek bir yolculuğa çıkarıyor...

Uyku sırasında bilinç altına girip gizli bilgileri çalan Cobb, bu defa çalmak yerine müşterisine hizmet edecek bilgileri yerleştirmek üzere kiralanır... Cobb, bu tehlikeli görevi, yıllar önce bırakmak zorunda kaldığı çocuklarını görebilmek için kabul eder... Ekibiyle birlikte aklın derinliklerine çıkacağı bu fantastik serüvende Cobb'a, ölen eşinin intikam dolu yansıması eşlik eder...


Psikolojik, gerilim türündeki filmin hikayesi, dramatik kurgusuyla da övgüye değer... Filmin sonlarına doğru olan kurgu ise sinema tarihine geçecek türden...

Leonardo Di Caprio'nun iyi bir cast ile sürüklediği film, hayal gücünün sınırlarını zorluyor...

Filmin tek beğenmediğim yanı ise Ellen Page oldu...



25 Temmuz 2010 Pazar

Ghost Writer...

Roman Polanski'nin "Ghost Writer"ı, uzun zamandır izlediğim en iyi filmlerden biri...

Polanski filmlerini genelde pek sevmesem de, ilgisiz kalmanın mümkün olmadığını biliyorum... "Chinatown" ve "Rosemary's baby" en sevdiklerim... Şimdi bu listeye "Ghost Writer" da eklendi...

Politik, gerilim türündeki film, eski bir siyasetçinin anılarını yazmak üzere tutulan bir yazarın başından geçenleri anlatıyor... Bir önceki yazarın esrarengiz ölümü üzerine işe alınan yeni hayalet yazar, bir ayda tamamlaması gereken görevi için ünlü siyasetçi ile çalışmaya başlar... Bu sırada eski siyasetçi için ortaya çıkarılan savaş suçlusu iddiaları, süreci tamamen etkiler... Yazar bir anda kendini görünenin dışında, başbaşka bir hikaye içinde bulur...


Sağlam senaryosu, iyi oyunculukları ve süpriz sayılabilecek sonuyla film, klasik anlatımı ve yavaş ancak asla sıkmayan temposuyla, başından sonuna kadar ilgiyi yüksek tutmayı başarıyor...

Ewan McGregor ve Pierce Brosnan'ın önderliğindeki castın da etkisiyle "Ghost Writer", türün hayranları kadar, genel sinema seyircisi için de kaçırılmaması gereken bir film...






22 Temmuz 2010 Perşembe

The Sorcerer's Apprentice...

"The Sorcerer's Apprentice", National Treasure ile iyi bir ekip olduklarını kanıtlayan yönetmen Jon Turteltaub ile Nicholas Cage'in birlikte çektikleri yeni film...

Filmin, National Treasure kadar eğlenceli olduğunu söylemek isterdim, ama mümkün değil... Bir kere, kesinlikle Cage filmi beklentisi içinde olanlar, hayal kırıklığına uğrar...


The Sorcerer's Apprentice, aile filmi ile gençlik türü arasında kalan, bu nedenle hikayesi heyecanlı olmayı başaramayan, süprizsiz, sıradan bir macera filmi...

Film, büyücü Baltazar'ın dünyayı kötülükten koruyacak seçilmiş kişiyi ,uzun yıllar boyu araması ve günümüzde bulması ile başlıyor... Hikaye bundan sonra, Baltazar ve en güçlü büyücü olmaya aday Dave'in, dünyayı yok etmeye çalışan kötü büyücülerle mücadelesini anlatıyor...

Klasik macera filmi formülünü iyi kullanamayan yönetmen, mizah yönü zayıf, durağan giden ve büyücülerin olması gereken etkileyeci dünyasını fazla göstermeyen kurgusuyla, bu kez başarılı olamıyor...





Rock klasikleri 39...

Uriah Heep / Demonds and Wizards (1972)


The wizard
Traveller in time
Easy livin'
Poet's justice
Circle of hands
Rainbow demon
All my life
Paradise
The spell






Uriah Heep:

David Byron vokal
Ken Hensley gitar, keyboard
Mick Box gitar
Gary Thain bas
Lee Kersklake davul




16 Temmuz 2010 Cuma

Predators...

"Predators", uzaylı savaşçıların yeni macerası...

Robert Rodrigues'in yapımcısı olduğu, Nimrod Antal'ın yönettiği film, Aliens ile birlikte çekilen iki sıradan filmin seriye verdiği hasarı, ilk film kadar iyi olmasa da, gidermeyi başarıyor...


Bir grup seçkin insanın, av olarak bırakıldıkları bir mekanda uzaylı yaratıklara karşı hayatta kalma mücadelesini anlatan "Predators", pek fazla yeni unsur taşımasa da, sırları ve süprizleriyle ortalama bir bilim kurgu- gerilim filmi...

Adrien Brody'in liderliğini yaptığı castta, Laurance Fishburne de küçük bir rolde yer alıyor...



14 Temmuz 2010 Çarşamba

The Last Airbender...

M. Night Shyamalan, ilk ve tek iyi filmiyle kazandığı ünü, art arda çektiği başarısız filmlerle harcamayı sürdürüyor...

"The Last Airbander", dört elementin efendisi olan Avatarların sonuncusunun hikayesini aktarıyor...

Uzun yıllar önce Avatar eğitimini yarıda bırakıp, ortadan kaybolan Aang'ın yeryüzüne çıkmasıyla başlayan hikaye, küçük çocuğun son Avatar olmanın verdiği sorumluluğun bilinciyle eğitimine kaldığı yerden devam etmesini ve
hava, su, toprak ve ateş toplumları arasında denge kurmasını anlatıyor...


Shyamalan'ın genelde olduğu gibi yine özensiz bir senaryo ile çekmeye çalıştığı film, bu yıl gördüğüm belki de en kötü seyirlik... Oyunculuktan, efektlere bir bütün olarak ucuz ve acemi görünen film, hikaye anlatımıyla da tatmin edemiyor...



13 Temmuz 2010 Salı

Toy Story 3...

Eski dostları görmek güzel...

Türünün en iyilerinden olan "Toy Story", serinin üçüncü bölümüyle yine kalpleri ısıtıyor...

İlk yarısı ilk iki filmi aratır gibi olsa da, daha sonra fazlasıyla toparlanmayı başaran hikaye, Woddy, Buzz ve çetenin yeni macerasını yine sıcak bir anlatımla seyirciye taşıyor...


Andy bu kez genç bir delikanlıdır... Üniversiteye gitmek için hazırlık yapmaktadır... Woody'i yanına almak üzere ayıran Andy, onun için çok kıymetli olan diğer oyuncuklarını da tavanarasına kaldırmak üzere bir torbaya koyar... Ancak torba çöp torbası olunca, bizim çetenin bir kreşte başlayıp, çöplükte devam eden renkli hikayesi başlar...

Önce, sahibihe kızgın otoriter bir ayıcığın yönettiği kreşten kaçmak için mücadele eden çete, daha sonra hayatta kalabilmek için çöp makineleriyle uğraşır... Ancak, dostluğun gücü bu filmde de çeteyi bir arada tutan en güçlü unsurdur...

Yeni karakterlerle tanıştığımız filmin yıldızı hiç kuşkusuz Buzz... Buzz'ın İspanyol moduna geçtiği bölümler, filmin en keyifli anları...

Hikaye olarak ise, üçüncü bölüm serinin en duygusal olanı... Çocuklardan çok yetişkinlere hitap ediyor, filmin sonlanış biçimi... Kızım ile gittiğim bu "çocuk filminde", geçmişte arkada bırakılan onca güzel şey akla gelince, gözlerinizin dolmasına engel olamıyorsunuz...

Film bitti diye hemen kalkmayın... Buzz ile Jessy'nin dansını kaçırabilirsiniz...

Yazın en iyi filmlerinden...



11 Temmuz 2010 Pazar

Eclipse...

Pazar günü can sıkıntısından izlemeye karar verdiğim, ancak izleyince canımın daha da sıkıldığı serinin üçüncü filmi, "Eclipse"...

Diğer ikisinde olduğu gibi, hiçbir beklentiye girmeden ekran başına oturduğum ve kısa süre sonra bitmesini beklediğim bu gençlik furyası film, korku türünün en temel iki unsurunu bir arada bulundurmasına rağmen, nasıl oluyor da bu kadar duragan ve sıkıcı olabiliyor, anlamak mümkün değil...

Senaryo yine kötü... Oyunculuklar deseniz, öyle...

Bir şekilde oyunculara karşı hayranlık duymuyorsanız, böyle bir filme tahammül edebilmeniz olanaksız...

Bella'nın vampiri mi yoksa kurt adamı mı seçeneğini merak etmiyorsanız, filmi es geçin...



6 Temmuz 2010 Salı

Ozzy...

Ozzy Osbourne, onuncu stüdyo albümü ''Scream'' ile geri döndü...

Randy Rhoads ve Jake E. Lee'nin ardından, birlikte en uzun süreli çalıştığı gitarist Zakk Wylde'ın yer almadığı ilk albüm olan ''Scream'', ''karanlıklar prensi'' için aslında bir sınav niteliği de taşıyor...

Bu albümle bizlere yeni gitaristi Gus G'yi (Firewind) tanıştıran Ozzy, 11 parçanın yer aldığı ''Scream'' ile en azından benim onayımı almış durumda...


İlk dinleyişte bütün olarak pek sarmasa da, ''Scream''a şans verip, dinlemeye devam ederseniz, bu rock efsanesi adamın geçmişten günümüze yaptığı müzik yolculuğuna tanıklık edersiniz... Vokal tekniğinden birşey kaybetmeyen Ozzy, yeni grubuyla still rocks...

Albümün çıkış parçası. ''Let me hear you scream''... ''Let it die'', ''Life won' wait'', ''Crucify'' ve ''I want it more'' albümde daha fazla dinlediklerim...

Ozzy vokal
Gus G gitar
Rob Nicholson bas
Adam Wakeman keyboard
Tommy Clufetos davul




29 Haziran 2010 Salı

Y and T...

"Y and T", 12. stüdyo albümü "Facemelter" ile yeniden aramızda...

"Facemelter", sıkı bir geri dönüş albümü niteliğinin yanı sıra, grubun 2001'de tekrar bir araya gelmesinin ardından iki yeni elemanıyla çıkardığı ilk albüm olması bakımından da kayda değer bir çalışma...

Doğrusu Dave Meniketti'nin gitar ve vokalini özlemişiz...

Müzik tarzından yıllar boyu pek taviz vermeyen grup, bu albümde de yine klasik "Y and T" soundu ile hayranlarını mutlu etmeyi biliyor...

"On with the show", "I'm coming home", "Losing my mind", "How long" ve "Don't brirng me down" albümde öne çıkan parçalar...

Y and T:

Dave Meniketti vokal, gitar
Pihl Kennemore bas
John Nymann gitar
Mike Vanderhule davul


28 Haziran 2010 Pazartesi

Knight and day...

"Knight and day", "Girl, interrupted", "Walk the line" ve " 3.10 to Yuma" gibi filmlerin yönetmeni olarak tanıdığımız James Mangold'un son filmi...

Tom Cruise ve Cameron Diaz'un neredeyse tek başlarına oynadıkları film, gizli bir ajan ile yanlış zamanda yanlış yerde olan genç bir kadının birlikte yaşamak zorunda kaldıkları renkli bir macerayı anlatıyor...

Yeni nesil Bond izleri taşıyan hikaye, tüm absürdlüğüne rağmen, iki yıldız oyuncusu ve yönetmenin başarısıyla ortalamanın üstünde bir seyirlik...


"Knight and day", romantik bir arka planda hızlı akan, eylenceli bir macera-komedi filmi olsa da, ağırlığı bulunmayan senaryo nedeniyle bunca serüven, film bittikten sonra aklınızdan uçuveriyor...



26 Haziran 2010 Cumartesi

Killers...

"Killers"...

Romantik komedi tarzındaki film, bir kiralık katilin, aşık olmasıyla değişen hayatını anlatıyor...

Ailesiyle birlikte tatile çıkan Jen adında genç bir kadınla tanışan Spencer, hayatını kiralık katil olarak sürdürmektedir... İşini sevmeyen Spencer, Jen'in dürüst ve sade kişiliğinden etkilenir ve işi bırakıp, onunla evlenir...

Bıraktığı mesleğini gizli tutan Sepencer, Jen ile bir süre sorunsuz bir evlilik yaşar... Ta ki eski patronu yeni bir iş için Spencer'ı arayana kadar...

Zaman zaman gülümseten senaryo, hızlı aksiyon sahnelerine rağmen, çoğu zaman tempoyu düşük tutuyor...

Ashton Kutcher ve Katharine Heigl'in oynadığı film, zaman geçirmek üzere, fazla beklentiye girmeden seyredilebilir...



Vince Neil...

"Tattoos and tequila", Motley Crue'nün vokalisti Vince Neil'in yeni cover albümü...

Neil'in üçüncü solo albümü olan çalışmada, rock dünyasının ünlü isimlerinin parçaları yer alırken, iki de yeni parça bulunuyor... Bunlardan biri albümle aynı adı taşıyan ilk liste parçası "Tattoos and tequila" ve "Another bad day"...





Neil'in coverladığı parçalar, ""He's a whore" (Cheap Trick), "AC DC" (Sweet), "Nobody's fault" (Aerosmith), "No feelings" (Sex pistols), "Long cool woman" (Hollies), "Another piece of meat" (Scorpions), "Who'll stop the rain" 'Creedence Clearwater Revival), "Viva Las Vegas (Elvis Presley), "The bitch is back" (Elton John) ve "Beer drinkers and hell raisers" (ZZ Top)...

Motley Crue soundundan farklı olarak Neil, genelde tüm cover albümlerinde olduğu gibi yaşamındaki özel parçaları dinleyicisine tanıtıyor...

Slaughter'dan Jeff Blando (gitar) ve Dana Strum (bas) ile işbirliği yapan Neil'in bu albümünde davulda Zoltan Chaney var...

Vince Neil'den yeni birşeyler dinlemek ve klasikleri hatırlamak veya tanışmak için iyi bir albüm...



23 Haziran 2010 Çarşamba

Rock klasikleri 38...

Lenny Kravitz -Are you gonna go my way (1993)

Are you gonna go my way
Believe
Come on and love me
Heaven help
Just be a woman
Is there any love in your heart
Black girl
My love
Sugar
Sister
Eleutheria







22 Haziran 2010 Salı

The A Team...

"The A Team"... Tv'den sinemaya geçiş yapan son dizi...

Dizi olarak zamanında pek seyretmediğim bu dörtlü aksiyon paketinin sinema versiyonu, dizinin hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacağa benziyor... Filmdeki aksiyon dozu sınırları zorlayan cinsten olsa da, hikaye o kadar sağlam değil...

Mizahın yine ön planda olduğu senaryoda A Takımı bu kez, başarılı görevlerden sonra üzerlerine atılan bir suçla mücadele ediyor... Takım, adlarını kötüye çıkaran bu suçtan kurtulmak ve gerçek sorumluları bulmak üzere kendi yöntemlerini kullanırken, hikayenin sonu serinin yeni filmlerini haber veriyor...

Liam Neeson, Bradley Cooper, Quinton Jackson, Sharlto Copley ve Jessica Biel'in rol aldığı film, macera-aksiyon türünden hoşlananlar için...





19 Haziran 2010 Cumartesi

The Last Station...

"The Last Station", Tolstoy'un romancı kimliğini arkasında bırakıp, aktivist olarak hayatını sürdürdüğü son dönemini anlatan bir drama...

Tolstoy'un gerçekleri aradığı ve maddi dünyadan uzak kalma öğretisini yaymaya çalıştığı yılları aktaran film, bu politik arka planda romancı ile eşinin iniş çıkışlı aşk hikayesini tüm canlılığıyla gözler önüne seriyor...

Filmde, Tolstoy'un, öğretisi adına farketmeden onu bir meta yapmaya çalışan arkadaşı ile girdiği macera, ailesini düşünmediği gerekçesiyle ona karşı gelen eşi ile yaptığı mücadele ve yaşlılıkla gelen sağlık sorunları sonucu tükenişine tanıklık ediyoruz...

Tolstoy'un hayatındaki bazı bilinmeyenleri de görme açısından ilgiç bir yapım olan film, yönetim, oyunculuk, senaryo ve sinematografi açısından etkileyici...

Micheal Hoffman'ın yönettiği filmde, Christopher Plummer, Helen Mirren, Paul Giamati ve James McAvoy oynuyor...



Konu Başlıkları