Once Even flow Alive Why go Black Jeremy Oceans Porch Garden Deep Release
ABD'ye üniversite için gittiğim yıllarda ilk aldığım cd... Grunge'ın yükselişe geçtiği yıllar... Nirvana'yı hiç sevmedim... Pearl Jam 1, Stone Temple Pilots 2... 90'ların başında İstanbul'a geldiklerinde izledim... Black'ı çalmadılar. Pissed off... Aslında şaşkınlıkla karışık bir yıkılma duygusu... Hala en sevdiğim gruplardan biri... Pearl Jam:
Eddie Vedder vokal Stone Gossard gitar Mike McCready gitar Jeff Ament bas Dave Krusen davul
Slash'ın (Guns 'N' Roses - Velvet Revolver) kendi adını taşıyan ilk solo albümü, yılın en iyi cd'lerinden biri...
Slash, rock dünyasının birbirinden ünlü isimleriyle işbirliği yaptığı albümünde, daha önce çaldığı grupların soundundan çok, parçalara vokal yapan sanatçılara yakın bir tarz denemiş... Ünlü gitarist genelde konuk sanatçılarla birlikte yazdığı parçalara kendi gitar imzasını atarak , ortaya iyi bir rock albümü çıkarmış...
Albümde rock dünyasından kimi ararsanız var... Ozzy Osbourne, Alice Cooper, Iggy Pop, Lemmy (Motorhead), Ian Astbury (The Cult), Chris Cornell (Soundgarden), Kid Rock, Adam Levine (Maroon 5), Myles Kennedy (Alter Bridge), Andrew Stockdale (Wolfmother), Cypress Hill, Fergie ve dahası... Ayrıca, G'N'R'dan Axl Rose hariç tüm ekip albümde yer alıyor... (Izzy Stradlin, Duff McKagen, Steven Adler)... Albümde vokal yapan konukların yanı sıra Slash'a pek çok da müzisyen eşlik ediyor...
Albümdeki "Ghost", "Crucify the dead", "Back from Cali", "Promise", "By the sword", "Gotten", "I hold on" ve "Starlight" öne çıkan parçalar...
Slash'ın yeni albümü kayıtsız kalınamayacak kadar iyi...
George Roy Hill'in 1973 yılında çektiği "The Sting", üç kağıtçılarla ilgili yapılmış en iyi filmlerden biri...
Robert Redford ve Paul Newman'ın müthiş bir ikili oluşturdukları filmde, Robert Shaw da performansıyla göz dolduruyor...
1930'larda Chicago'da geçen film, aslında bir intikam öyküsü... Yönetmen, bu şapka çıkartılacak senaryoya sahip hikayeyi yedi bölümde anlatıyor... Hikaye, dolandırıcılıkta daha yeni olan bir üç kağıtçının, ortağının kumar düşkünü bir gangster tarafından öldürülmesi üzerine, öç alma planı üzerine kurulu... Genç üç kağıtçı, efsane olmuş başka bir üç kağıtçıyla işbirliği yaparak, ortağını öldüren mafya babasına unutamayacağı bir ders verir...
En iyi film ve yönetmen dahil yedi Oscar alan filmin müzikleri de klasik... Scott Joplin'in meşhur "Entertainer" parçasının da yorumlandığı filmin müzikleri Marvin Hamlish'e ait..
Royal Hunt, onuncu stüdyo albümleri "X" ile rock dünyasına geri döndü...
Progressive metalin Danimarkalı temsilcisi, yeni albümleriyle klasik sounduna yakın bir çizgi izlerken, Malmsteen'in ile yaptığı çalışmalardan tanıdığımız yeni vokalistleri Mark Boals ile de bir anlamda kendini yenilemiş...
Tüm parçalar grubun kurucusu Andre Andersen tarafından yazılmış...Dinledikçe daha çok sevilen albümlerden olan "X" de, "End of the line", "King for a day", Blood red stars" ve "Falling down" hemen fark ediliyor... "Army of slaves" ve "The well" gibi parçalarda ise grubun soundu ilginç biçimde Whitesnake (ish)...
Grubun hayranlarını memnun edecek olan albüm, türü seven ve Royal Hunt'ı bilmeyenler için ise iyi bir başlangıç olabilir...
Royal Hunt:
Mark Boals vokal Andre Anderson keyboard, gitar Marcus Jidell gitar Andreas Passmark bas Allan Sorensen davul
"Sadece mitoloji severler için" yazıp, bırakacaktım ama bunun bile seyirciye haksızlık olacağını düşündüm... Konuya ilginiz varsa ve okumadıysanız, Homeros'dan İlyada ve Odyssea'ya göz atın, çok daha yararlı ve bir o kadar eylenceli...
Louis Leterrier'in yönettiği film, Zeus'un yarı tanrı oğlu Perseus üzerine kurulu fantastik-macera türü bir seyirlik...
İnsanoğlunun kaderinin kendi ellerinde olduğu fikrinden yola çıkan hikaye, inançlarını yitiren insanlarla, dualarını esirgeyen ölümlülerden intikam almak isteyen tanrıların mücadelesini anlatıyor... Perseus, ailesi yerine koyduğu insanların yer altı tanrısı Hades tarafından öldürülmesinin ardından, kendini tanrılara ihtiyacı olmadıklarına inananların yaşadığı Argos kentinde bulur... Zeus'u kandırarak, kenti lanetleyen Hades'e karşı küçük bir grup ile savaş açan Perseus, hedefine ulaşmak için pek çok tehlikeli sınavdan geçer... Kardeşinin ihanetine uğrayan Zeus ise hatasına farkına varır ve oğluna fark ettirmeden küçük yardımlar yapmaya başlar... Ama kenti yok edecek Hades'in korkunç yaratığı Kraken'i durdurmak hiç de kolay olmayacaktır...
Yeniden çekim olan bu filmde, son dönemin bütün büyük bütçeli filmlerinde görmeye alıştığımız Sam Worthington oynuyor... Adam action hero olarak iyi ama, oyunculuk yeteneğini göstereceği bir yapımda izleyemedik daha...
Ralph Fiennes ise Hades rolünde ürkütücü... ama sürekli fantastik filmlerde boy göstermekten vazgeçmeli...
Üç boyutlu olmasına rağmen film, gerek yönetim, gerek oyunculuk, gerekse kurgu anlamında seyirciyi tatmin edemiyor... Zengin görsel efektler bile filmi kurtaramıyor... Hikaye anlatımındaki zayıflık, senaryonun iyi kaleme alınmamış olması ve bazı özel efektlerin pek de özel olmaması, filmi büyük bütçesine rağmen ucuz gösteriyor...
Where there's a whip, there's a way Little dove Poison ivy House of pain Gonna walk Pulling weeds Slip of the tounge Cryin' shame Tattoo Ain't no way around it Arizona Indian doll Please dear
Faster Pussycat:
Taime Downe vokal Greg Steele gitar Brent Muscat gitar Eric Stacy bas Mark Michals davul
Sydney Lumet'in 1975 yılı filmi "Dog day afternoon", Al Pacino ve John Cazale'nin yıldızlaştığı suç-drama türünde bir klasik...
Gerçek bir olaydan esinlenen hikaye, bir banka soygunu sırasında soyguncuların peşini bırakmayan aksilikler sonunda, olayın boyut değiştirerek, ülke gündemine oturmasıyla gelişen olayları konu ediyor...
Dönemin toplumsal sorunlarını farklı bakış açısıyla anlatan film, Vietnam savaşı sonrası hayalkırıklığı, eşcinsellik, aile, medya ve suç kavramlarını, mizahın da yardımıyla iyi bir senaryoda buluşturmayı başarıyor... Süpriz plotu ve sarsıcı sonu ile film, herşeyin bir anda tüketildiği toplumlardaki sıradanlığı çarpıcı bir biçimde aktarıyor...
Guns N' Roses... Led Zeppelin'den sonra Rock tarihinde fenomen olmayı başarabilmiş ikinci grup...
Neyse ki, gurubun dünyayı salladığı yılları yakalayabildim... Onları ilk kez 1987'de Londra'da iken, gecenin bir yarısı bir rock radyo istasyonunda keşfettim... Çıkış parçaları "Welcome to the jungle"ı dinlediğimde, acayip heyecanlanmıştım... Gerisi tarih zaten... Albüm bir anda klasik oluverdi... Grup ise olay... Türkiye'ye döner dönmez, ben de "Meridyen"de albüme sık sık yer vermiş, hatta bir ara abartıp, her programda bir parça çalmayı adet edinmiştim... İnsanların futboldaki fanatikliği, ben de G'N'R olarak ortaya çıkmıştı... Ne yıllardı ama...
Bir sonraki yıl grubun Donnington Monsters of Rock'da çıkacağını öğrenince, tekrar düştük yollara... Iron Maiden'ın headliner olduğu listede G'N'R ikinci sırada çıkmış, ortalığı kasıp kavurmuştu... Setleri sırasında yaşanan üzücü olay nedeniyle, festival bir yıl ara vermek zorunda kalmıştı...
Izzy ayrılınca üzülmüştüm... Grubun dağılması ise müzik dünyasında o dönem olabilecek en korkunç gelişmeydi... Nasıl olur da, kariyerlerinin en tepesindeyken, iç çekişmeler ve müzikal farklılıklar yüzünden grup elemanları ayrılmaya karar verirdi... Ne büyük hata...
Rock klasikleri bölümünde aslında metin yazmam ama, grup G'N'R olunca, bir iki cümle etmeden olmaz diye düşündüm...
Welcome to the jungle It's so easy Night train Out ta get me Mr. Brownstone Paradise city My Michelle Think about you Sweet child o'mine You're crezy Anything goes Rocket queen
Guns 'N' Roses
Axl Rose vokal Slash gitar Izzy Stradlin gitar Duff McKagan bas Steven Adler davul
John Huston'un son dönem filmlerinden "Prizzi's Honor", iki kiralık katilin aşk ve iş arasında yaptıkları seçimle ilgili kara komedi türü bir film... Bir anlamda "Mr. Mrs Smith'in iyi ve ciddi versiyonu... Mukayese kabul etmez...
Ünlü bir mafya ailesi için çalışan kiralık bir katilin, aşık olduğu kadının da aynı işi yapıyor olmasını öğrenmesi, ilginç bir beraberliği başlatır... Ancak bu tehlikeli ilişki, içlerinden birinin aileye ihanet etmesiyle bozulur... İkili, aşkları ve işleri arasında ölümcül bir seçim yapmak zorunda kalır... Jack Nickholson, Kathleen Turner ve Anjelica Huston'un etkileyici performansları, dönemine göre sıra dışı hikayesi ve kurgusuyla, "Prizzi's Honor", keyifle izlenecek bir seyirlik...
...SPOİLER....
Filmin final sahnesi... İzlememiş olanlar seyretmesin...
Heaven or hell Missing you Strenght In crowd Holly wood ya The world is a gutter Goodbye Long way to go Mother's eyes Baby loves you Blue island The way home/coming home Something for free Time to let you go
Enuff Z'nuff:
Donnie Vie vokal, gitar, keyboard Chip Z'nuff bas, gitar, vokal Derek Frigo gitar Vikki Fox davul
Fred Walton'un yönettiği 1986 yılı yapımı film, 1 Nisan ruhuna uygun, seksenlerin gençlik-gerilim türünde çekilen eylenceli bir seyirlik...
Haftasonunu birlikte geçirmeye karar veren bir grup genç, kısa süre içinde kaldıkları evde yalnız olmadıklarını anlar... Bir yandan katil ya da katillere karşı mücadele veren gençler, aynı zamanda sırlarıyla da yüzleşmek zorunda kalır... Sonuna kadar seyirciyi merak içinde bırakmayı başarabilen filmi, türün meraklıları izlemeli.. Hikaye klişe olsa da, kurgusu ve süprizleriyle dönemine göre iyi bir korku filmi...
Antipatik bulduğum iki oyuncu Jennifer Aniston ve Gerard Butler'ı aynı filmde izlemek ne kadar acı verici olsa da, ikisinin uyumunu gözlemlemek de bir o kadar ilginç...
Andy Tennant'ın yönettiği "The Bounty Hunter", ayrı bir çiftin yeniden aşık olmasını polisiye bir arka planda anlatan romantik komedi türü bir film...
Milo, suçluları yakalayarak hayatını kazanan bir ödül avcısıdır... Eski eşi Nicole ise bir gazeteci... Milo, bir gün bir sonraki işininin, mahkemesine bir türlü çıkamayan eski eşini yakalamak olduğunu öğrenir... Ancak bu iş hiç de kolay olmayacaktır... Nicole, Milo'nun düşündüğünden daha zorlu çıkar.. Nicole'ün araştırma yaptığı cinayetle ilgili kötü adamlar da devreye girince, iş tamamlaması zor bir görev haline dönüşür... Eski karı koca, bu kovalamaca arasında tekrar aşkı bulur... Ne klişe ama...
Hikaye bildik... Senaryo sıradan... Oyuncular, dediğim gibi, bir uyum yakalanmış ama sempatik değiller... Filmde gülümseyebileceğiniz bir kaç sahne olsa da... Sevmedim...
EZ come EZ go Cumin' atcha live Gettin' better 2 late 4 love Rock me to the top We're no good together Modern day cowboy Changes Littli Suzi Love me Cover queen Before my eyes Tesla:
Jeff Keith vokal Frank Hannon gitar Tommy Skeoch gitar Brian Wheat bas Troy Lucketta davul
Sidney Lumet'in 1976 yılı filmi "Network", medya etiği üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri...
Lumet, medyayı eleştirdiği filminde, reyting uğruna her yolu geçerli sayan medya çalışanlarını aklaki değerler bağlamında sorguluyor... Reytingi düşen bir haber sunucunun, canlı yayında ihtihar edeceğini açıklamasıyla yeniden yükselişi, çalıştığı tv kanalının yöneticileri ve yapımcılar arasında mesleki ve aklaki bir tartışma başlatır... Bir yandan reyting , diğer yandan seyirciye olan sorumluluk, hırslı ve acımasız olanların hayatta kalabildiği medya sektöründe, denge kurulması en zor unsurlardan biridir...
İyi yazılmış senaryoda Faye Dunaway, William Holden, Robert Duwall ve Peter Finch'in etkileyici performansları, "Network"u izlenmesi şart filmler arasına sokuyor...
"Repo Men", gelecek bir zamandaki sağlık sistemine eleştirel gözle bakan, bilim-kurgu-gerilim türü bir film...
Miguel Sapochnik'in yönettiği bu yeniden yapımda, Jude Law ve Forest Whitaker oynuyor...
Bir sistem eleştirisi olan film, sağlıklı olabilmek için yapay organ kullanan insanların, organ parasını ödeyemediklerinde, organları geri almakla görevli iki arkadaşın hikayesini anlatıyor... İçlerinden birinin bir iş kazası geçirip, yapay bir organ kullanmaya başlaması ve sonunda kaçak durumuna düşmesi, iki arkadaşı karşı karşıya getirir... Hikaye bundan sonra, içinde bir de aşk hikayesi barındırarak, kanlı bir kovalamacaya dönüşür...
Kanlı sahnelerin zaman zaman rahatsız edici olduğu filmde, bol da aksiyon var... Temponun yer yer düştüğü filmin son yirmi dakikası ise bütün filme değer nitelikte... Koridor sahnesi, hesaplaşma ve süpriz final, filmi son dakikada ilginç yapmayı başarıyor... ama iyi bir film olmasına yetmiyor...
"She's out of my league", görünüşün herşey olmadığını anlatan, romantik komedi tarzı bir film...
Kirk, sıradan genç bir erkektir... Günün birinde rüya kız Molly ile tanışır... Aşık olurlar... Dışarıdan bakınca inanması zor görünen bu ilişki, Kirk'in ailesi ve üç arkadaşının ön yargılarına rağmen, bir süre yolunda ilerler...
İlişkilerdeki mükemmelliyetçi arayış veya denklik diretmesi, bu birlikteliği de zora sokar... Filmin sonunda her ikisinin de bir wake up çağrısına ihtiyacı vardır... İlişkilere daha çok erkeklerin gözünden bakan senaryo, son dönemdeki arsız, sorgulayan ve acımısız diyalog furyasına ayak uyduruyor... Tuvaletteki malum sahne ile "Hall and Oates" benzetmesi, filmin eylenceli bölümlerinden bir kaçı...
Tahmin edilebilir hikalesine rağmen, doğru castı ile sıcak olmayı başaran film, türün meraklıları için...
"The final", lise katliamlarına başka bir boyut getiren hikayesiyle, süprizi olmayan, duragan ve klişe bir korku filmi...
Film, bir lisede acımasız popülerlerle, ırkı, fiziği ya da kişiliği nedeniyle ezilen azınlık arasında geçen hesaplaşmayı anlatıyor...
İhtikam ya da ders verme fikrinden yola çıkan beş genç, bir maskeli baloda kendilerine eziyet eden okul arkadaşlarını rehin alır... Geri dönüşü olmayacak bu kanlı oyunda, işler kısa zamanda kontrolden çıkmaya başlar... Grup kendi içinde bölünme gösterirken, verilen dersler de vahşet boyutuna ulaşır...
Doğru ellerde ilginç bir film olabilecekken, yönetimi, senaryosu ve oyunculuğu ile oldukça sıradan bir korku seyirliği "The final"...
İnsanlara ön yargısız davranılması gerektiği gibi ahlaki bir misyonu olan senaryo, bir korku filmi için gereğinden fazla anlatıma boğulmuş...
Filmden, kimseyi küçük görmeme gerektiği fikrini çıkarsak da, bir yandan da "karşındakine iyi davran, onun da bir gün sırası gelebilir" gibi paranoyakça bir sonuç çıkabiliyor... Kötü davranılan kişilerin de, karşısındakilere işkence etme gibi doğal bir hakkı olabileceği fikrine kapılmak da mümkün... Oysa, sıradanlıklarını, iyi oldukları bir alana yöneltip, başarılı olabilirler, tıpki Marilyn Manson gibi... Biraz acımasız oldu galiba... :)
Avustralya'nın son bir kaç yıldır rock müziğine kazandırdığı gruplardan biri Airbourne...
"No guts no glory", AC/DC'nin varisi sayılabilecek dörtlünün ikinci albümü...
Başarı grafiği oldukça yüksek olan albümde "Raise the flag", "Bottom of the well", "It ain't over till its over", "Chewin' the fat" ve " No way but the hard way" dikkate değer... Geri kalan parçalar da yabana atılır cinsten değil... AC/DC varken, takipcisini niye dinleyelim gibi bir yanlışa düşmeyin... Grubun etkileri inkar edilemese de, Airbourne'un, kendi sounduyla kitlesini oluşturduğu kesin...
Airbourne:
Joel O'Keeffe vokal, gitar David Roads gitar Justin Street bas Ryan O'Keeffe davul