27 Ekim 2010 Çarşamba

Solitary man...

"Solitary man", yaşlanmayı kabullenmeyen, kariyerinde düşüşe geçen, kadınlara düşkün ortayaşlı bir adamın hikayesi...

Sevgilisinin kızını çevresini kullanarak bir okula sokmaya çalışan Ben, okulda gençlerle aşık atmaya, onlara hayat dersleri vermeye, üstüne de kızlarla flört etmeye kalkınca gerçeklerle yüzleşir...


Akıllı olanların aşık olmayacağını öne süren ve sağlığını kaybetme pahasına kadınlara olan düşkünlüğünü sürdüren Ben, zamana karşı koyar...yüzeysel hayat tarzından vazgeçmez... kendi gerçeklerle başkalarınınki farklılık gösterince duraksar...ancak bu onu durdurmaz...

Micheal Douglas'a filmde Danny DeVito ve Susan Sarandon eşlik ediyor...

Douglas'ın iyi performansına rağmen, senaryodaki monotonluk nedeniyle sürükleyici olamayan, sıradan bir film...

26 Ekim 2010 Salı

Paranormal activity 2...

Peş peşe izlediğim üçüncü devam filmi olan "Paranormal activity 2", ilkinden pek farklı değil...

Hatta ilkinden daha hareketli ve ürkütücü olduğu kesin... Tek dezavantajı, seyircinin artık konuyu ve tekniği biliyor olması...
Yoksa filmler arasında birebir benzerlik bulunuyor...


Bu kez bir çift yerine, dört kişilik bir aileyi izliyoruz... Hikayede tuhaf olaylardan bu defa anne ile bebek etkileniyor... Filmin gerilim ve aksiyon moduna geçmesi için ilkinde olduğu gibi sonuna kadar beklemiyoruz neyseki...

Filmin sonu ise pek tatmin edici değil...

24 Ekim 2010 Pazar

30 days of night, dark days...

''30 days of night, dark days''...

Hikaye kaldığı yerden devam ediyor...

30 gün kabusundan kurtulan kahramanımız, olanları anlatmak ve taraftar toplamak üzere seminerler düzenlemektedir...


Bir gün benzer deyenimler yaşayan bir grupla karşılaşır... Vampirlerin kraliçesini avlamak, böylece bir sonraki 30 karanlık günde kimse zarar görmesi diye güçlerini birleştiriler...

''Dark days'', ilki kadar iyi değil... Filmin başı ve sonu daha özenle yapılmış hissi veriyor... Ama genelde ağır tempoda giden film, gizemli ortamı sağlayamıyor...

Hikaye yeni karakterler hakkında fazla bilgi vermezken, gerilim düzeyinde pek tatmin edici olamıyor...

23 Ekim 2010 Cumartesi

Red...

"Red", retired extremely dangerous...

Film, eski CIA ajanlarının, zamana ve önyargılara karşı hala ayakta olduklarını ispatlamaları için fırsat veren bir görev için yıllar sonraki buluşmalarını anlatıyor...

Eski dostlar, yıllar önce işlenen bir suçun ortaya çıkarılması sürecinde, içlerinden birinin hedef gösterilmesiyle birlikte yeniden işbaşı yapar...


Bruce Willis, Morgan Freeman, Helen Mirren, John Malkoviç, Richard Dreyfuss gibi bir kadroya sahip olan film, ne yazik ki beklenen keyfi tam anlamıyla veremiyor...

Mizah yönü ve aksiyonu yetersiz kalan film, durağan kurgusuyla seyirciyi havaya sokamıyor...

Oyuncuları için izlenebilir ama fazla beklentiye girmeden...

21 Ekim 2010 Perşembe

Mirrors 2...

"Mirrors 2", ilk filmin getirdiği ses üzerine serisi yapılan kötü filmler kategorisine giren korkunç bir film...

Geçirdiği kaza sonrası tedavi gören genç adam, gece bekçisi olarak çalıştığı yerde korkunç imgeler görmeye başlar... Genç adamı aynalarda genç bir kadın takip etmektedir...


Art arda meydana gelen açıklanamayan ölümlerden sonra, genç adam ipuçlarını takip ederek, bu garip olayların arkasındaki gerçeği bulmaya çalışır...

İlkini de çok beğenmemiştim ama bu devam filmine hiç gerek yokmuş...

Hikaye oldukça yavan, oyfunculuklar ise berbat...

20 Ekim 2010 Çarşamba

Jettblack...

Jeetblack, ABD'den yeni sayılabilecek bir grup...

İkinci albümleri "Get your hands dirty" ile çıkışını sürdüren dörtlü, rock müzikte yeni arayışlar içinde olanlar için fırsat sunuyor...

Retro rock türü müzik yapan grubun yeni albümünde, "Slip it on", "Two hot girls", "War between us", "No even love" ve "Mother fucker" dikkati çeken parçalar...

Ortalamanın biraz üstünde olan albüm, farklı bir sound keşfetmek isteyenler için...

Jettblack:


Will Stopleton- vokal, gitar
Jon Dow - vokal, gitar
Tom Wright bas
Matt Oher davul




19 Ekim 2010 Salı

My soul to take...

Wes Craven, bu kez hayal kırıklığına uğratıyor...

Korku klasiklerinin yönetmeni Craven, "My soul to take" ile, sıradan bir hikayeyi sıradışı yapamadan, klişe ve önceden tahmin edilebilen kurgusuyla bekleneni veremiyor...


Bir seri katilin ortadan yok olduğu gece, aynı gün doğanların kabusu haline gelecek kehaneti üzerine oluşturulan film, gerilimi düşük, aksiyonu az ve sıradan hikayesiyle korku türüne ve ünlü yönetmene yakışmıyor...

Senaryo, boşluklarıyla hikayenin bütününe zarar verirken, gençler hakkında seyirciye çok az bilgi veriyor... Filmin sonu ise aceleye getirilmiş...

17 Ekim 2010 Pazar

Wild Target...

İngiliz komedilerini her zaman sevmişimdir...

''Wild Target'', bir kiralık katil ile uslanmaz bir hırsızın sıradışı hikayesini anlatan hoş bir komedi...

Bill Nighy ve Emily Blunt'ı karşılıklı izlemekse ayrı bir keyif...

Victor Maynard, aile geleneğinden gelen kiralık katil mesleğini başarıyla sürdürüp, ün yapmış orta yaşlı yalnız bir adamdır... Rose ise küçük büyük demeden her türlü hırsızlığa açık olan genç ve çekici bir kadın...


Rose bir gün boyundan büyük bir dolandırıcılığa karışınca, Victor'un yeni hedefi haline gelir... Ancak bu iş Victor'un düşündüğü kadar kolay olmayacaktır... İşin içine başıboş bir genç, Victor'un rakibi, annesi ve bir de aşk girince, işler iyice karışır...

Mizahın yerinde kullanıldığı ''Wild Target'', absürd hikayesiyle fazla beklentiye girmeden hoşça vakit geçirebileceğiniz bir film...

14 Ekim 2010 Perşembe

Wall Street-Money never sleeps...

Oliver Stone'un 1987 yılı filmi "Wall Street"in devamı olan "Wall Street- Money never sleeps", ünlü yönetmen ile Micheal Douglas'ı bir kez daha biraraya getiriyor...

Bu defa küresel ekonomik kriz döneminde geçen hikaye, ilk filmden tanıdığımız Gordon Gekko'nun sekiz yıl sonra hapisten çıkarak yeni düzene ayak uydurması üzerine kurulu...

Gekko, gösterişli hayatına bıraktığı yerden başlamak üzere her şeyi yapmaya hazırdır... Bunun için kızını ve genç borcası erkek arkadaşını bile kullanmaktan geri durmaz... Ancak, Gekko'nun bu ilişkisi, başta paranın gölgesinde ilerlese de aile kavramının önemi hatırlamasıyla yön değiştirir...


Bu arada, Gekko ve genç borsacının acımasız rekabetin olduğu para dünyasında ayakta kalma ve intikam mücadeleleri, hikayenin bir diğer unsurunu oluşturur...

Shia LeBeouf bu film için yanlış bir isim... Gekko gibi hırslı bir adamın ise hikayenin sonunda para yerine ailesini seçmesi , beklentileri boşa çıkarıyor...

Frank Langella, Susan Sarandon, Josh Brolin ve Carey Mulligan gibi isimlerin yardımcı rollerde yer aldığı film, ilkini aratıyor...

Soundgarden...

"Telephantasm", Soundgarden'in kariyerini ortaya koyduğu, iki diskten oluşan yeni toplama albümü...

Grunge'ın önde gelen isimlerinden Soundgarden'in bu albümünde, grubun 5 stüdyo albümünden seçilen çalışmalarla, daha önce piyasaya çıkarılmamış olan "Black Rain" adlı parça yer alıyor...


Albüm, Soundgarden'i tanımak isteyen ya da özleyenler için iyi bir fırsat...

13 Ekim 2010 Çarşamba

Eat pray love...

Ya da gecenin köründe beni spagetti ve pizza krizine sokan film...

Eskisi gibi sinemaya gidemediğimizi, genelde bu işi interneten hallettiğimizi daha önce yazmıştım... Geçen akşam Sibel ile yıllık sinema kaçamaklarından birini yapalım dedik... Julia Roberts'ı sevdiğinden ve konusu ilgisini çekebileceği düşüncesiyle ''Eat pray love''a gittik...

Kadın filmi, hoşuna gider dedim... Türü küçümsediğimi sanmayın, ''Thelma and Louise'' en sevdiğim filmler arasındadır...


Yaşlanmış ve popüleritesi inişe geçen Roberts'ı, o en çok satan kitaptan uyarlanan filmde görmek için Ada'yı Nunuş ile bırakıp, Panora'ya gittik...

Bilet, mısır ve cola üçlüsünün ardından, fazla kalabalık olmayan salonda yerimize geçtik...

Hikaye, hayatı sorgulan bir kadının, kendini bulma yolculuğunu anlatıyor... İtalya, Hindistan ve Bali'de geçen film renkli görüntüleriyle etkileyici ancak hikaye o kadar dağıtılmış ve uzatılmış ki içinde kayboluyorsunuz...

İtalya'da ''Dolce per niente' 'yi yani birşey yapmamanın keyfini keşfeden kahramanımız, Hindistan'da kendini affetmeyi, Bali'de ise kalbini dinlemesini öğrenir...

İlk yarısı hayal kırıklığı olan film, ikinci yarıda biraz toparlıyor... Bu arada, Sibel bir ara kestiriyor... Kızamıyorum... Film, seyircinin ilgisini uyanık tutamayacak kadar durağan...

Filmin tek iyi yanı Richard Jenkins'in oyunculuğu...

Tamamen şişirilmiş olan hikaye, seyirciye yeni bir şey sunmuyor...

Kendini aramak diye birşeye pek inanmıyorum... Uzaklaşmak ve yalnız kalmak tamam ama, bunu yaparken hayatın anlamını bulacağım diye elindekileri kaybederek mutsuz olmaya anlam veremiyorum...

12 Ekim 2010 Salı

The Experiment...

"The Experiment", insan doğasını tüm vahşetiyle ortaya çıkaran bir deneyi anlatan, psikolojik gerilim türü bir film...

Adrien Brody ve Forest Whitaker'in oynadığı film, para karşılığı insan davranışlarıyla ilgili bir deneye katılan "kayıp kişiliklerin", kapalı bir ortamda, üstlendikleri rollere fazlasıyla kendilerini kaptırmalarıyla geçen süreci gösteriyor...


İnsanların hapishane ortamındaki davranışlarını gözlemlemek için yapılan deneyde, denekler gardiyan ve mahkum olarak iki gruba ayrılır... İki hafta süreyle verilen kurallar bağlamında hareket etmeleri istenen gruplar, bir süre sonra ödülü kaybetme pahasına insan doğasının en ilkel haliyle yeniden tanışacaktır...

Senaryosu, oyunculuğu ve yönetimiyle oldukça sıradan bir film...

30 Eylül 2010 Perşembe

Devil...

Geçmişin günahları bir gün sizi de yakalar...

Senaryasonu M. Night Shyamalan'ın yaptığı film, daha çok Alacakaranlık Kuşağı bölümlerinden birini andıran, çıkış noktası ilginç olsa da, gerisi gelmeyen bir seyirlik...


Klostrofobik bir ortamda geçen hikaye, bir asansörde mahsur kalan beş yabancının anlaşılamayan ölümler karşısındaki tepkileri ve hayatta kalma mücadelelerini anlatıyor... Aralarında şeytanın bulunduğunu bilmeden...

Hikayesi heyecan verici olsa da temposu ve kurgusuyla gerilimi tırmandıramayan, oyunculuğuyla ortalama olan ''Devil'', sıradan bir film...

Robert Plant...

Bir önceki albümü, bol ödüllü ''Raising Sand'' ile çizgisini biraz değiştiren Robert Plant, yeni albümü ''Band of Joy'' ile kaldığı yerden devam ediyor...

Yeni grubu ile aynı adı taşıyan albümde Plant, yine rock tarihinin köklerine giderek rock'n'roll ve blues ağırlıklı çalışmalara yer vermiş... Yeni bir sound ile...


''Band of Joy'' Plant'ın dokuzuncu solo albümü... Rock dünyasının kuşkusuz en iyi grubu olan Led Zeppelin'in vokalisti Plant, yeni albümüyle iddiasız ama iyi bir çalışmaya imza atmış... Albümde Zeppelin esintileri aramak ise boşuna...

Baştan sona dinleyebileceğiniz albüm, Plant'ın yeni sounduna alışmak için iyi bir fırsat...

29 Eylül 2010 Çarşamba

Resident Evil.Afterlife...

Alice zombilere karşı... Yine...

''Resident Evil. Afterlife''... Alice'in bir virüs sonucu zombiye dönüşen yaratıklarla mücadelesi, serinin yeni bölümünde de devam ediyor...

Hayatta kalmayı başaran bir grup ile biraraya gelen Alice, eski dostlarının da yardımıyla bu defa güvenli bölgeye ulaşabilmek için savaş verir...


Uçağın çatıya inmesi, çatıdan atlama ve dev zombiyle dövüş sahneleriyle renklenen film, buna rağmen ilki hariç diğer bölümlerinden farklı değil...
Tahmin edilebilir senaryoda pek de bir yenilik yok...

Milla Jojovich'in yeni projelerde yer almasının zamanıdır...

19 Eylül 2010 Pazar

The Other Guys...

"The Other Guys", bir toplumdaki popüler olanların gölgesinde kalan "diğerleriyle" ilgili bir komedi...

Marc Wahlberg ve Will Ferrell'in oynadığı film, bölümlerindeki iki parlak polisten boşalan ( spoiler vermeyeyim) yeri doldurarak saygınlık kazanmak hedefiyle zorlu bir görevi araştırmaya başlayan biri silik diğeri gergin iki göz ardı edilmiş polisin hikayesini anlatıyor...


Samuel L Jackson gibi ünlü isimlerin de konuk olarak yer aldığı film, mizah ve aksiyonu birleştiren senaryosuyla ortalama bir polisiye komedi..

The American...

''The American'', George Clooney'in en iyi filmlerinden biri...

Kiralık bir katilin yalnız dünyasına göz atan film, kurgusu, senaryosu ve sergilenen performanslarla seyirciyi fazlasıyla memnun ediyor...

Hikaye, yeni bir iş için İtalya'ya giden kiralık bir katilin, yeni görevine hazırlanırken, burada karşılaştığı rahip ya da hayat kadını olsun, yerli halk ile kurduğu ilişki ve bunun hayatında yarattığı farklılık üzerine kurulu...


Bu arada, kendi hayatı için de devamlı tetikte olmak zorunda olan katilin bu güç yaşamı, hayat kadını ile yaşadığı aşk ile az da olsa normalleşir...

Ritmi düşük olsa da, görselliğinin yanı sıra anlatımıyla da etkili olan ''The American'', yılın en iyi low profile filmlerinden...

18 Eylül 2010 Cumartesi

Rixos, İstanbul,U2... tatilin özeti...

Gecikmiş de olsa yaz tatiline ilişkin birşeyler yazmak istedim... Zaman geçince esprisi olmuyor ama...

Bir önceki tatil yazısında Antalya'ya gelmiştik... Aile ile geçen bir günün ardından, ertesi sabah bir hafta kalacağımız Tekirova Rixos'a hareket ettik... Bir saat süren yolculuktan sonra, otelimizdeydik...

Herşey dahil anlayışına pek itibar etmesem de, Rixos bu düşüncemi yumuşatmadı desem, doğru olmaz...

Otelde yerli turist neredeyse hiç yoktu... Ruslarsa her yerde... Alt yapı olarak oldukça donanımlı bir yer Rixos... Havuzuna Ada ile bayıldık... Neredeyse tüm gün içindeydik... Sibel ise bir iki kez sahili denedi ama kumsal ve deniz kum olmadığından pek memnun kalmadı...


Akşamları ise çouklar ve yetişkinler için ayrı ayrı eğlenceler vardı... Ama otel animatörlerinin sıkıcı gösterilerinden sanmayın... Luna park ise akşamları için ayrı bir can kurtaran oldu... Resim atelyesi ve mini club ise çocuklar için ideal...hoş Ada kendini çocuk grubuna sokmadığından mini club'a ısrarlarımıza rağmen katılmadı...

Yemeklerse oldukça lezzetliydi...

Sonuçta, dinlendik... Çocuklu aileler için tavsiye ediyorum...

Otelden sonra bir hafta da aile ile Antalya'da kaldık...

Ankara'ya dönüp Sibel'i işe bıraktıktan sonra, Ada ile İstanbul'a geçtik... Ada ile otobüs yolculuğuna bayılıyorum... O film izledi, ben müzik dinledim... Bolu'da yemek yedik... Sonra İstanbul, ablamlar...

Şansımıza hava Eylül başıyla birlikte soğudu... Sibel haftasonu geldi...

Bir yıl öncesinden Murat'ın biletlerini aldığı U2 konseri için hazırdık... Pazartesi günü öğlen Sibel ile attık kendimizi yollara... Kadıköy'den vapurla Beşiktaş'a, oradan Ortaköy'e gittik... Gezinip biraz, Beyoğlu'na yola koyulduk... Konser için taksi dolmuşlardan birine bindik... İki buçuk saatte stadyuma varabildik... Yol korkunçtu, arkamızdan Ankara'dan eğlenceli bir grup olmasına rağmen... Stadyuma vardığımızda alt grup son bir iki şarkısını söylüyordu... Murat'larla buluşup, bira alana kadar, grup sahneden inmişti... Umurumda mı... hayır.... Beklemeye başladık... Sonunda grup üyelerinin sahneye gelişlerinin dev ekranlarda görünmesiyle, heyecanımız arttı... Bir yıllık bir süreç ne de çabuk geçmişti...

U2'ya bayılmam... grubun seksenler ve doksanların başındaki albümlerini severim... Grubu o yıllarda izleyebilseydim, hislerim çok daha farklı olurdu diye düşünüyorum...

Konser başarılıydı... Beklenen parçalarını seslendiren grup, performansı ve sahne şovlarıyla bizden olumlu puan aldı...

Yine de daha az politik bir gösteri olsaydı, daha iyi olurdu gibi geliyor... Livaneli'nin sahne almasına ise hiç girmeyeceğim...kötü ve manasızdı...

Sonuçta gördüğüm en iyi konser değidi ama, U2'yu izlediğim için memnunum...

Konser dönüşü ise ayrı bir olaydı...

Ertesi gün ise İstanbul'daki en keyifli gündü diyebilirim... Sibel'in Sultan Ahmet'te çekimi olduğundan, hepbaraber gün boyu meydandaydık... Sibel önden gitti, ben, Ada ve ablam ile sonradan... Hava da iyi olunca, eğlenceli bir gün geçirdik...

Snrasında tekkeye geri dönüş...

11 Eylül 2010 Cumartesi

Piranha...

"Piranha", kesinlikle yılın en berbat filmi...

Bir yer sarsıntısı sonucu ortaya çıkan yarıktan dünyamıza giren tarih öncesinden kalma katil balıklar, bahar tatilinin yapıldığı bir beldede sorumsuz gençlere unutamayacakları bir gün geçirtir...

Soft pornonun, vahşet görüntüleriyle birleştiği filmi izlerken, bu zamanda böyle bir film yapmış olmalarına inanamıyorsunuz... Richard Dreyfuss, Elizabeth Shue ve Christopher Lloyd'un bu filmde ne aradıklarını anlamak zor...


Ama gel gör ki, Başak, Ümit ve Okan ile yapacak birşey bulamayıp, eğleniriz düşüncesiyle sinemada izlediğimiz film, klişelerle dolu ve zaman zaman insana yok artık dedirtecek derecede gülünç senaryosuyla bizi eğlendirmeyi başardı... Aslında gülme krizine girip, kendi kendimizi eğlendirdik... Film o kadar kötüydü ki, dalga geçip, gülmekten başka seçenek bırakmıyordu insana...

9 Eylül 2010 Perşembe

Machete...

''Machete'', Robert Rodriguez filmlerinin tüm unsurlarının barındıran, dolayısıyla yönetmenin hayranlarını mutlu edecek bir film... Yalnız bir tehlike var ki, Rodriguez'in klasik formülü artık eskisi kadar tat vermiyor...

Rodriguez'in, Ethan Maniquiz ile birlikte kotardıkları film, Meksikalı eski bir federal ajanın, kaçak olarak yaşadığı Texas'da işvereni tarafından oyuna getirilmesi sonrasında aldığı intikamı konu alıyor... Olabildiğince vahşi ve Rodrigues tarzı...


Kaçak göçmen sorunu alt metin olarak kullanan yönetmen, siyaset ve iş dünyasının kirli yüzünü de dahil ettiği senaryoda, Meksikalı bir kahraman yaratıyor...

Danny Trejo'nun Machete karakterini oynadığı filmde, şaşırtıci bir kadro var... Robert De Niro, Steven Seagal, Jessica Alba, Don Johnson, Jeff Fahey, Michelle Rodriguez ve Lindsay Lohan...

Rodriguez'in çizgi roman tarzı tekniğini bir süre bırakarak, yeni bir yöntem denemesinde fayda var...

Konu Başlıkları