EZ come EZ go Cumin' atcha live Gettin' better 2 late 4 love Rock me to the top We're no good together Modern day cowboy Changes Littli Suzi Love me Cover queen Before my eyes Tesla:
Jeff Keith vokal Frank Hannon gitar Tommy Skeoch gitar Brian Wheat bas Troy Lucketta davul
Sidney Lumet'in 1976 yılı filmi "Network", medya etiği üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri...
Lumet, medyayı eleştirdiği filminde, reyting uğruna her yolu geçerli sayan medya çalışanlarını aklaki değerler bağlamında sorguluyor... Reytingi düşen bir haber sunucunun, canlı yayında ihtihar edeceğini açıklamasıyla yeniden yükselişi, çalıştığı tv kanalının yöneticileri ve yapımcılar arasında mesleki ve aklaki bir tartışma başlatır... Bir yandan reyting , diğer yandan seyirciye olan sorumluluk, hırslı ve acımasız olanların hayatta kalabildiği medya sektöründe, denge kurulması en zor unsurlardan biridir...
İyi yazılmış senaryoda Faye Dunaway, William Holden, Robert Duwall ve Peter Finch'in etkileyici performansları, "Network"u izlenmesi şart filmler arasına sokuyor...
"Repo Men", gelecek bir zamandaki sağlık sistemine eleştirel gözle bakan, bilim-kurgu-gerilim türü bir film...
Miguel Sapochnik'in yönettiği bu yeniden yapımda, Jude Law ve Forest Whitaker oynuyor...
Bir sistem eleştirisi olan film, sağlıklı olabilmek için yapay organ kullanan insanların, organ parasını ödeyemediklerinde, organları geri almakla görevli iki arkadaşın hikayesini anlatıyor... İçlerinden birinin bir iş kazası geçirip, yapay bir organ kullanmaya başlaması ve sonunda kaçak durumuna düşmesi, iki arkadaşı karşı karşıya getirir... Hikaye bundan sonra, içinde bir de aşk hikayesi barındırarak, kanlı bir kovalamacaya dönüşür...
Kanlı sahnelerin zaman zaman rahatsız edici olduğu filmde, bol da aksiyon var... Temponun yer yer düştüğü filmin son yirmi dakikası ise bütün filme değer nitelikte... Koridor sahnesi, hesaplaşma ve süpriz final, filmi son dakikada ilginç yapmayı başarıyor... ama iyi bir film olmasına yetmiyor...
"She's out of my league", görünüşün herşey olmadığını anlatan, romantik komedi tarzı bir film...
Kirk, sıradan genç bir erkektir... Günün birinde rüya kız Molly ile tanışır... Aşık olurlar... Dışarıdan bakınca inanması zor görünen bu ilişki, Kirk'in ailesi ve üç arkadaşının ön yargılarına rağmen, bir süre yolunda ilerler...
İlişkilerdeki mükemmelliyetçi arayış veya denklik diretmesi, bu birlikteliği de zora sokar... Filmin sonunda her ikisinin de bir wake up çağrısına ihtiyacı vardır... İlişkilere daha çok erkeklerin gözünden bakan senaryo, son dönemdeki arsız, sorgulayan ve acımısız diyalog furyasına ayak uyduruyor... Tuvaletteki malum sahne ile "Hall and Oates" benzetmesi, filmin eylenceli bölümlerinden bir kaçı...
Tahmin edilebilir hikalesine rağmen, doğru castı ile sıcak olmayı başaran film, türün meraklıları için...
"The final", lise katliamlarına başka bir boyut getiren hikayesiyle, süprizi olmayan, duragan ve klişe bir korku filmi...
Film, bir lisede acımasız popülerlerle, ırkı, fiziği ya da kişiliği nedeniyle ezilen azınlık arasında geçen hesaplaşmayı anlatıyor...
İhtikam ya da ders verme fikrinden yola çıkan beş genç, bir maskeli baloda kendilerine eziyet eden okul arkadaşlarını rehin alır... Geri dönüşü olmayacak bu kanlı oyunda, işler kısa zamanda kontrolden çıkmaya başlar... Grup kendi içinde bölünme gösterirken, verilen dersler de vahşet boyutuna ulaşır...
Doğru ellerde ilginç bir film olabilecekken, yönetimi, senaryosu ve oyunculuğu ile oldukça sıradan bir korku seyirliği "The final"...
İnsanlara ön yargısız davranılması gerektiği gibi ahlaki bir misyonu olan senaryo, bir korku filmi için gereğinden fazla anlatıma boğulmuş...
Filmden, kimseyi küçük görmeme gerektiği fikrini çıkarsak da, bir yandan da "karşındakine iyi davran, onun da bir gün sırası gelebilir" gibi paranoyakça bir sonuç çıkabiliyor... Kötü davranılan kişilerin de, karşısındakilere işkence etme gibi doğal bir hakkı olabileceği fikrine kapılmak da mümkün... Oysa, sıradanlıklarını, iyi oldukları bir alana yöneltip, başarılı olabilirler, tıpki Marilyn Manson gibi... Biraz acımasız oldu galiba... :)
Avustralya'nın son bir kaç yıldır rock müziğine kazandırdığı gruplardan biri Airbourne...
"No guts no glory", AC/DC'nin varisi sayılabilecek dörtlünün ikinci albümü...
Başarı grafiği oldukça yüksek olan albümde "Raise the flag", "Bottom of the well", "It ain't over till its over", "Chewin' the fat" ve " No way but the hard way" dikkate değer... Geri kalan parçalar da yabana atılır cinsten değil... AC/DC varken, takipcisini niye dinleyelim gibi bir yanlışa düşmeyin... Grubun etkileri inkar edilemese de, Airbourne'un, kendi sounduyla kitlesini oluşturduğu kesin...
Airbourne:
Joel O'Keeffe vokal, gitar David Roads gitar Justin Street bas Ryan O'Keeffe davul
Foreigner, 15 yıl aradan sonra yeni albümleri "Can't slow down" ile tekrar müzik piyasasında...
Yeni solistleri Kelly Hansen ile çıkardıkları ilk albümlerinde Foreigner, yıllardır bekleyen hayranlarını hayal kırıklığına uğratmıyor... Hansen, güçlü sesi ve yorumuyla, grubun efsanevi vokalisti Lou Gramm kadar olmasa da, gruba yeni bir soluk getirmeyi başarıyor... "Can't slow down", grubun "Agent provocateur"dan sonraki dönemde yaptığı en iyi çalışma... Foreigner'in köklerine geri döndüğü albümde, grubun klasik soundunu yakalamak mümkün...Yine de gruptan yeni bir "4" beklentisi içine girilmemeli...
Albümün ilk liste parçası "Can't slow down", "In pieces", "When it comes to love" ve "Too late" albümde öne çıkan parçalar... Double olan albümün ikinci cd'sinde ise grubun klasik parçaları yer alıyor...
Foreigner hayranları ve grubu yeni keşfedecek olanlar için iyi bir albüm...
Foreigner:
Mick Jones gitar Kelly Hansen vokal Thom Gilbel gitar Jeff Pilson bas Brian Tichy davul
Herkes için bazı filmler özeldir... "This property is condemned" de benim için tam da öyle bir film...
Sdyney Pollack'ın bu nedense biraz geri planda kalmış filmi, buhran döneminde ABD'nin küçük bir kasabasında geçen, sosyal içerekli bir hikayenin içindeki hüzünlü bir aşk öyküsünü anlatır...
Alva, küçük bir kasabaya sıkışmış, hayalleri büyük olan bir taşra kızıdır... Owen ise kasabanın can damarı olan tren yolunun artık kullanılmayacağını kasabalılara duyurmak için yollanan görevli... Bir yandan yok olmaya mahkum kasabanın durumu, diğer yanda kasabalının cephe aldığı hükümet görevlisinin Alva ile olan aşkı, bu mükemmel dramanın iki temel konusunu oluşturur... Alva ile Owen'in aşkları Alva'nın annesine rağmen yaşayabilecek midir... Franciss Ford Coppola'nın da aralarında bulunduğu bir grup senaristin, Tennessee Willams'ın oyunundan uyarladıkları senaryo birinci sınıf... Robert Redford ile Natalie Wood'un uyumu ise görülmeğe değer... Filmin şarkısı "Wish me a rainbow" ise tam bir klasik... Mutlaka görülmeli...
Scorpions, 17. stüdyo albümleriyle bizlerle... "Sting in the tail"...
Genelde kara Avrupasından çıkan grupların müziklerini pek tercih etmediğimden, Almanya'nın bu ünlü grubunu da eskiden beri sevmem... Ağır aksanlı bir İngilizceye dayanamadığımdan olsa gerek... Bir de tabii soundlarındaki mekanikliğe... "Sting in the tail"', bildik Scorpions tarzının dışına pek çıkmayan, orta karar rock parçlarıyla, bolca balladdan oluşuyor...
Sting in the tail, No limit ve Raised on rock, albümün en iyileri arasında... Yine de favori bir parçam yok...
Rock müziğin balladlardan oluştuğunu sanan ya da popüler rocktan hoşlanan veya grubun die hard hayranları için...
Scorpions dinlemek istiyorsanız, grubun Ulrich Roth'lu zamanlarda çıkardıkları 1975 yılı "In Trance" en iyisi...
Scorpions:
Klaus Meine vokal Matthias Jabs gitar Rudolph Schenker gitar Pawel Maciwoda bas James Kottak davul
Yönetmen Paul Greengrass ile Matt Damon'dan yeni bir işbirliği daha... "Green zone"...
Irak savaşını arka plan olarak kullanan "Green zone", istihbaratın savaştaki önemini gösteren bir senaryoya sahip...
Doğru istihbarata ulaşmadaki zorluklar ve iletişim kanallarının manipulasyonunun etkilerini anlatan film, iki ülke ve her iki ülke içindeki farklı birimlerin birbirilerine olan bakış açılarını çok yönlü gözlemlemek için ilginç bir deneyim... Bu bağlamda, ABD ile Irak'ın, Pentagon ile CIA'in, ya da Irak 'taki grupların birbirlerine yaklaşımlarına ve iç çatışmalarına tanık oluyoruz... Temposu yer yer yüksek olsa da, karmaşık hikayesini bir türlü toparlayamayan film, hızlı seyreden ve net olmayan bir seyirliğe dönüşüyor...
Matt Damon hakkındaki düşüncelerimi daha önce yazmıştım... Steven Soderbergh ve Paul Greengrass'ın sabit oyuncusu olmayı başaran Damon'daki yeteneği ben bir türlü göremiyorum...
Drunk like me Goddess from the gutter Hurricane Satellite kid Errol Fylnn Planetary pied piper Pirncess valium Dogs hair Trail of tears Ballad of Jack The prettiest girl in the world The girl behind the glass Things seem to go wrong Babay glass
The Dogs D'amour
Tyla vokal, gitar Jo Almedia gitar Steve James bas Bam davul
"Brooklyn's Finest", "Training Day"in yönetmeni Antonie Fuqua'nın yeni polisiye-drama filmi...
Filmde türün bütün klişelerini bulmak mümkün... Emekliliğine bir hafta kalmış, beladan uzak durmaya çalışan, deneyimli ama yalnız bir polis, ailesine bakabilmek için yolsuzluğa bulaşmış, sistemin bir anlamda kötü olmaya zorladığı başka bir polis, bu polisin dürüst polis arkadaşı, gizli görevini bırakmak isteyen undercover bir polis, bu polisin duygusal bağ kurduğu aslında kötü adam olan uyuşturucu patronu... vs... Tüm bu adamlarının yalnız ve karanlık hikayelerini sonunda bir şekilde birleştiren senaryo, durağanlığı ve uzunluğu bir yana, çok bildik hikayeleri, hiçbir yenilik katmadan seyirciye anlatıyor... Gerilim ya da kayda değer bir plot olmaksızın...
Oyunculuklar belki de filmin tek artısı... Ancak onlar bile bu monoton filmi, türün iyileri arasına sokamıyor... Filmin sonu ise hiç olmamış...
Richard Gere, Ethan Hawk, Don Cheadle, Wesles Snipes, Lili Taylor ve Ellen Barkin'in oynadığı film, oyuncu kadrosuna bakıp da beklentiye girenler için tam bir hayal kırıklığı...
"The Descent Part 2", birkaç yıl önce korku sinemasına yeni bir soluk getiren "The Descent"in devam filmi...
Flim, ilkinin bıraktığı yerden başlıyor... Korkunç bir macareya dönüşen geziden kurtulmayı başaran Sarah, hafızasına kaybetmiş bir şekilde, hastaneye yatırılır... Olayı çözmek isteyen bir grup arama kurtarma ekibi, hafızası yerine gelmesi için Sarah'ı da yanlarına alarak, şüpheli bölgede inceleme yapmaya başlar... Mağarayı bulmalarıyla, kabus geri döner... Sarah hatırlar, ancak geri dönmek için artık çok geçtir... İlkinden farklı olarak bu kez grup, Sarah'ın da yardımıyla daha az savunmasızdır... Mücadele edilir, taktikler kullanılır, ama karşılaşmalar daha kanlıdır...
"The Descent Part 2"da seyirciyi iki de süpriz bekliyor... Senaryosu ilki kadar sağlam olmayan, klişe korku yöntemlerine sarılan bu devam film, buna rağmen seyircinin ilgisini yakalayabiliyor ve birkaç kez de yerinden zıplatıyor...
Filmin sonu, serinin devamının yapılacağı izlenimi verirken, bu kez yaratıklar hakkında daha fazla bilgiye sahip olabileceğimiz bir hikaye olmasını diliyoruz... "The Descent Part 2", devam filmi olarak ortalamanın üzerinde...
Tim Burton'un görsel dehasının ön plana çıktığı "Alice in wonderland", ünlü masalın sinema versiyonu...
Alice adlı bir kızın, çocukluğunda başlayıp, genç kızlığında tamamlayabildiği, sihirli bir dünyaya yaptığı sıradışı yolculuk üzerine kurulu hikaye, hayalleri takip etmenin önemini anlatıyor...
Yönetmenin aşina olduğumuz tarzını yansıtan film, içinde bir Burton filminde olması gereken unsurları taşısa da, seyirciye tam bir memnuniyet sağlayamıyor... Gerçek dünyada geçen bölümleri tam bir hayal kırıklığı... Sihirli dünyadaki yolculuk ise aksine görsel bir şölen... Ama bu seyirciyi yer yer yoran göz alıcı görsellik bile, filmi kurtarmaya yetmiyor... Filmdeki tüm hayal gücünü zorlayan sahnelere rağmen, diyalog ve anlatımdaki karmaşa, hikayeyi sadelikten uzaklaştırıyor...
Hikayeye uygun olarak absürd oyunculukların sergilendiği filmde, pek çok ünlü isim yer alıyor...
Çocukken sevemediğim masallardan olan "Alice in wonderland", bu yeni versiyonuyla da beğenimi kazanamadı...
Ünlü yönetmenin en iyileri arasına giremeyen film, yönetmenin takipçileri için...